|
| |
|
BİLGİ ÇAĞI VE DEĞİŞEN
EĞİTİM ANLAYIŞI |
|
|
Zeki KARATAŞ / Sosyal Hizmet Uzmanı / 2001-Rize |
|
|
İÇİNDEKİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
EĞİTİMDE DEĞİŞİMİ ZORLAYAN FAKTÖRLER
1.1.BİLİMİN YENİ SERÜVENİ
1.2.DEMOKRATİKLEŞMENİN YANSIMALARI
1.3.KÜRESELLEŞMENİN İCAPLARI
İKİNCİ BÖLÜM
EĞİTİM ANLAYIŞINDAKİ DEĞİŞMELER
2.1.EĞİTİMİN AMACI
2.1.1.Eğitim Açısından İnsanı Tanımanın Önemi
2.1.2.Bilginin doğası ve Değişen Amaçlar
2.2.EĞİTİMİN ODAĞI
2.2.1.Değişen Öğrenme Kuramları
2.3.ÖĞRENEN ÖRGÜTLER VE ETKİLİ OKUL
2.3.1.AB Ülkelerinde Etkili Okul Uygulamaları
2.3.2.ABD Ve Okula Dayalı Yönetim
2.4.EĞİTİMDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ(TKY)ANLAYIŞI
2.5.EĞİTİMİN YENİ LİDERLERİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
EĞİTİMDE YENİ BİR YAKLAŞIM İHTİYACI
3.1.FITRATI ANLAMAYA YÖNELEN EĞİTİM
3.2.DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ VE DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK
Not: Bu araştırma yazısı 1 Şubat 2001 tarihli duyuruyla
Eğitimciler Birliği Vakfı’nın “Demokratik Eğitim” konulu yarışmasında
mansiyon ödülüne layık görülmüştür.
ÖNSÖZ
İçinde bulunduğumuz çağa damgasını vuran bilgi teknolojileri politikadan,
ekonomiye pek çok alanda etkisini çok hızlı bir şekilde göstermiştir.
Bilimde gerçekleşen paradigma değişimleri hayatın bütünü üzerindeki
anlayışları da etkilemiştir. İnsana bakışın değişmesiyle birlikte, insanı
merkeze alan yaklaşımlar ön plana çıkmış, geleneksel uygulamalar bir bir
terk edilmeye başlanmıştır. Hukuksal düzenlemeler bireysel hakları
gerçekleştirme konusunda oldukça geniş ve esnek tutulmaya çalışılmış,
farklılıklar birer kültürel zenginlik olarak algılanmaya başlanmıştır. Baş
döndürücü gelişmelerin yaşandığı bilgi çağında maddi alanda görülen
terakkinin aksine manevi alanda bir dejenerasyon yaşanmaktadır. İnsanı
bilgiyle donatmanın ve maddi doyuma ulaştırmanın ötesinde yapılamayanlar,
birer eksiklik olarak tamir edilemez toplumsal sorunlara yol açmaktadır.
Sadece aklı aydınlatan ilimlerin verilmesiyle yanlış fikirlere yönelen
insanların, kalplerinin de aydınlatılmasının gereği yerine getirilmelidir.
Eğitimin içinde fiilen görev yapan bir insan olarak bu araştırmayla amacım;
zaten çoğu bilinen gerçekleri toplu bir şekilde nazarlara bir kez daha
sunmak ve değişim yönünde atılan ve atılacak adımları diri tutmaktır. Bazı
konulara haddim olmayarak temas ettiğimi biliyorum, ancak aydınlık yarınlara
bir kibrit çöpüyle de olsa katkım olsun istedim.
BİRİNCİ BÖLÜM
EĞİTİMDE DEĞİŞİMİ ZORLAYAN FAKTÖRLER
“Bin yıl önceki toplum gerçeklerinin hepsi mazide kaldı.
Zenginler, hükümdarlar, ideolojiler, toplumdaki sınıflar, hatta bir çok
millet tarih sahnesinden silindi. Hepsi ama hepsi ya değişti ya kayboldu.”
(Der Spiegel-50.1998.)
1.1.BİLİMİN YENİ SERÜVENİ
Kuantum teorisinin kurucularından – Albert Einstein ve Niels Bohr ile
birlikte ve modern fiziğin devlerinden biri olan Heisenberg, yüzyılımızın
ilk otuz yılında fizikçilerin atomların yapısı ve atom-altı fenomenlerin
tabiatını keşfettiklerinde karşılaştıkları benzersiz çıkmazı anlatır ve
analiz eder. Bu keşif, fizikçileri dünya görüşlerinin temellerini yerle bir
eden ve yepyeni şekillerde düşünmeye zorlayan garip ve umulmadık bir
gerçeklikle temasa geçirdi. Gözlemledikleri maddi dünya artık, çok sayıda
bağımsız nesnelerden kurulu bir makine olarak değil, daha çok bölünmez bir
bütün içinde insan gözlemcinin temel bir yere sahip olduğu bir ilişkiler ağı
olarak görünüyordu.Atomik fenomenlerin doğasını kavrama mücadelelerinde
bilim adamları, temel kavramlarının, dillerinin ve tüm düşünme biçimlerinin
bu yeni gerçekliği tanımlamaya uygun düşmediğini içleri sızlayarak
farkettiler (Capra, 1996:15).
İnsanın kainata ve eşyaya bakışında köklü değişiklikler meydana getiren
fizikteki yeni gelişmeler, bilimin kutsallığının savunulduğu geleneksel
düşünceleri esaslı biçimde sarsmıştır. Bu yeni süreçle beraber mekanistik
dünya görüşü yerine “holistik (bütüncül)” bir dünya görüşü seslendirilmeye
başlanmıştır.Yirminci yüzyılda yaygın hale gelmiş olan kainatın gerçekte
anlamsız olduğu ve insan yaşamının sonuçta hiçbir hedefi olmadığı inancı
Batı’ da hala geçerli olsa bile Doğu toplumlarında sun’ i yaşama alanları
dışında pek kabul görmemiştir.
Batılıların niçin insan-yönelimli değil de, madde yönelimli tabiat
araştırması yaptıkları da ayrıca sorulması gereken sorular arasındadır.
Tabiatı yalnızca zengin hammaddelerin kaynağı görüp, onu sonuna kadar
kullanılması gereken bir meta olarak değerlendiren batı insanı ekolojik
dengeleri altüst etmiştir. “Amerikan ekonomisinin, dünyanın temel
kaynaklarından yüzde kırkını dünya nüfusunun yüzde altısını beslemek için
kullanması namusluca bir hareket olmasa gerek (Schumacher, 1989). Toplumun
top yekun çalışmaya, kar elde etmeye ve maddi tüketime yönelmesi değerlerin
yitirilmeye başlandığının göstergesidir. Kutsallık atfedilen değerlerin yön
değiştirmesiyle ‘ulus-devlet ’lerin hayat tarzları dinin yerini doldurmuş,
parayı yücelten insanların da duaları yalnızca daha fazla kar elde etmeye
yönelmiştir.Bu anlamsızlık sorunu neticesinde Batılı insan bir arayışın
eşiğine gelmiştir. J.D Walters bu özlemi şöyle dile getirmektedir. “Düşünce
şeklimizde bir devrim yapmak günümüzün ihtiyacıdır.Şayet fikri devrimler
mevcut sistemlerin dışına çıkmayı gerektiriyorsa o zaman varolan diğer
sistemlerin neler olduğuna bakmalıyız. Belki onlarda yeni istikametlerin
ipuçlarını yakalayabiliriz.” (Walters, 1995,77). Birçok hakikat arayıcısı
yola koyulmuştur bile. Çünkü felsefenin kavramsal hapishanesi maddeyi tarif
edebildiği halde, spiritual (manevi) alanda etkisiz kalmaktadır. F.Capra;
altmışlı yıllar ile yetmişli yılların başında bilincin çok-katlı düzeylerini
keşfetmeye başladığında, bu keşifler için gereken çatının Doğulu manevi
geleneklerde olduğunu fark etmiştir. (Capra,1996:103).
16 y.y.’ da Batı dünyası dini referans çevresinden bilimsel olana, zirai
üretim biçimlerinden sınai olana, kırsal yerleşimden şehir yerleşimine ve
cemaat yaşantısından birey yaşantısına geçmiştir. Viktoryen çağda derin,
mahrem, güdü yönelimli ve potansiyel olarak tehlikeli olan benlik kavramı
devletin benlikler üzerindeki denetimini meşrulaştırıyordu. Viktoryen
kişiler para biriktirmeyi, cinsi ve saldırgan dürtülerini denetlemeyi düstur
edinirken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı insan para harcamaya ve
dürtülerini serbest bırakmaya başlamıştı (Sayar,2000:80).
Çağdaş batılı benlik boştur zira aile, cemaat ve gelenekle irtibatını
kaybetmiştir.Bu benlik çağının yabancılaşma ve parçalanmasına karşı
durabilmek için, tüketim malzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar,
politikacılar, romantik sevgililer ve empatik terapistler tarafından
doldurulmayı arzulamaktadır (Sayar, 2000;81) . Daha fazla özgürlük adına
çıkılan yolda insanın fıtrata yabancılaşması bir takım soruları da
beraberinde getirecektir.Mevcut bilim hangi alanları eksik bıraktı da,
yabancılaşma ve ahlaki karmaşa sorunları yaşanır oldu? Enformatik bir çağda
beşeri aklın ürünü olan bilgiler niçin insanlığa saadet getirme noktasında
yeterli olamamıştır? Haritasız bir şehri dolaşmanın güçlüğünü yaşayanlar
bilir.Haritasız yapılan bir gezinti aynı yerleri defalarca dönüp dolaşmaktan
ibarettir. Bu vaziyetteki bir insanın danışma ihtiyacı ya da rehber bulma
arayışı kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada “II.Aydınlanmacılar” adı verilen
pusulasız gezginlerin sönük cep fenerlerinin, hakikatin büyüsünü çözmeye
yetip yetmeyeceği merak konusudur. Ancak gelinen nokta sevindiricidir. Zira
hayatın anlamı, insanın bu dünyadaki varoluş nedeni ve ölüm gerçeğinin
açıklanması tüm insanlığın ortak arzusudur. E.Schrödinger, “bilimin
insanlığa en büyük bağışı, ‘Bizler kimiz? Nereden geliyoruz ve nereye
gideceğiz?’ gibi dehşetli soruların cevabını bulmak ya da en azından
akılları bu konularda rahatlatmak olacaktır” der (Karabaşoğlu,19997:144).
Gerçeklik tek ve sabit olduğu halde, insanın onu yorumlama biçimi
değişeceğine göre gelecekte insanlığı çok daha güzel gelişmeler
beklemektedir.
21.yüzyılda bilimin yeni şekliyle beşeri ferdi ve sosyal hayatına
yansımaları gelişerek sürecektir. Bilimdeki bu değişimlerin en çok
etkileyeceği sosyal yapılardan bir tanesi de kuşkusuz eğitimdir. Bilginin
doğasındaki değişimler eğitimin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu
kılmıştır. Eğitimin fonksiyonu bilgi yüklemek mi olmalıdır, yoksa sürekli
değişen bilgi tabanını yorumlayacak bireyler mi yetiştirilmelidir? Bu
sorunun cevabı açıktır: Bilgi ile donanmak yani ezbercilik günümüzde
geçerliliğini yitirmiştir.Bilgiyi kendisinin ve toplumun hizmetinde
kullanılabilecek ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda geliştirebilecek
bireyler yetiştirmek ön planda tutulacaktır.
1.2.DEMOKRATİKLEŞMENİN YANSIMALARI
Eğitim ile demokrasi arasındaki ilişkiyi ele alan araştırmalarda, eğitim
alanında ilerlemiş toplumların özgürlükçü demokrasiyi yerleştirme ve
korumada da başarılı oldukları görülmüştür (Kaya,1984). Eğitimin insan gücü
yetiştirmek gibi ekonomik fonksiyonlarının yanında, siyasi gelişimi etkileme
özelliği de açıktır. Toplumun ulaşmak istediği sosyal ve ekonomik hedeflere
erişebilmesi her şeyden önce eğitim örgütlerinin amaca uygun ve etkili
olarak çalıştırılması ve yaşatılması ile mümkün olacaktır.Emek yoğun
sistemlerden üretimde en ileri teknolojinin kullanıldığı işletmelere kadar,
insan ve onun çabalarının tüm örgütlerin başarısı için temel unsur olduğu
yönetim biliminin bir gerçeğidir (Özdemir, 2000:32).
Sanayi devrimiyle birlikte şehirlerin kalabalıklaşması belli örgütlenmeleri
zorunlu kılmıştır. Başlangıçta işçiler arasında oluşan sendikacılık,
kooperatifçilik gibi sivil kuruluşlar hükümetler üzerinde kitlesel baskı
unsuru olmaya başladı.
1870 sonrası döneme kitlelere oy hakkı uzantısıyla birlikte siyasi demokrasi
damgasını vurdu. Bunun ortaya çıkışı değişik sebeplere dayalıydı;
sendikacıların ve kooperatifçilerin eylemleri siyasi partiler yada grupların
daha geniş kitle desteği için rekabet içinde olmaları; “ilerleme” kavramı ve
sloganının cazibesi; ferdiyetçilik ve insancıllık gibi liberal ve Hıristiyan
prensiplerin mantıksal uygulanışı gibi. İngiltere’de muhafazakarlar ve
liberaller 1867-1885 arasında tüm erkeklere oy hakkı sağlayacak yasaların
çıkması için çeliştiler. ABD’ de iç savaş sonunda kölelik ortadan kaldırıldı
ve 1870’ de zenciler en azından teorik olarak oy hakkına kavuştu. 1848’ den
beri tüm erkeklere bir şekilde oy tanıyan Fransa, 1871’ den itibaren Üçüncü
Cumhuriyet idaresi altında bunun teyit edilerek uygulanması sağlandı.
Muhafazakar Bismark bile yeni kurulmuş olan Alman İmparatorluğu’nun avam
meclisi için demokratik seçimlerin yapılmasını onayladı. Diğer Avrupa
ülkelerinde de artan sanayileşmeyle beraber tüm erkeklere oy hakkı verilmesi
benimsendi. 1894’ de Belçika’da, 1898’de Norveç’te ve 1907’ de İtalya,
Avusturya, İsveç ve İspanya’da bu adım atıldı.1904-1912 yılları arasında Rus
ve Osmanlı İmparatorlukları’nda, İran’ da, Portekiz, Meksika ve Çin
İmparatorluğu’nda demokrasi,devrimci hareketlerin hedefi idi. Öyle ki, dünya
çapında geleceğin dalgası olacağa benziyordu. 1917’ de ABD savaşa Woodword
Wilson’un tarihe geçen ifadesiyle “dünyayı demokrasi açısından güvenilir
kılmak için” giriyordu (Hayes, 1995:124).
Teknolojik, iletişimsel, politik, bilimsel ve kuramsal boyutlardaki devrim
niteliğindeki değişmeler çağımıza damgasını vurmuştur.Bugün örgütleri
etkileyen beş değişme alanından söz etmek mümkündür. Bunlar:
(1)Bilgi patlaması,
(2)Hızlı ürün eskimesi,
(3)İşgücü yapısının değişmesi,
(4)Kişisel ve toplumsal sorunlara ilginin artması,
(5)İşin giderek uluslararası nitelik kazanması.
Örgütlerin en önemli sorunlarından birisi hızla diğer kültürlere uyum
gösterebilecek uyumlu ve açık yaklaşımlar gösterebilmeleridir. Araştırmalar
bu tür örgütlerin sistem olarak yapılanmalarının önemini
göstermektedir.Ayrıca çağdaş insan paradan çok otonomi, kişisel seçim ve
özgürlük istemektedir. Başarı, tanınma ve zor işlere istek giderek
artmaktadır.İletişim patlaması, meslekileşme, örgütte yürütme ve danışma
birimleri arasındaki ilişkilerin değişmesi, işin niteliğinin değişmesi
örgütü değişmeye iten faktörler arasındadır (Balcı, 2000:16).
Siyasal sistem ile eğitim arasında sıkı bir etkileşim vardır.Örneğin, ABD’
deki eğitim sistemi, rekabete dayalı kapitalist sistemin taleplerine cevap
verecek şekilde yapılanmaktadır.Diğer taraftan kolektif rekabetçi olmayan
bir siyasal düzene sahip olan eski SSCB’de de eğitim uygulamaları daha az
rekabetçi, kolektif bir sistemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde
yapılanmaktaydı (Erdoğan, 2000:41).
Türk eğitim sisteminde ise, yabancı uzmanlardan yaralanma, öteden beri
önemli bir gelenek olmuştur. Örneğin, Cumhuriyet’in kuruluş yılarında ünlü
eğitimci John Dewey, Omar Buyse gibi eğitimciler, eğitimde reform yapmak
üzere bizzat Türkiye’ ye davet edilmişlerdir. 1950lerden sonra ise
uluslararası kuruluşlarla yakın ilişkilere girilmiştir.Bu doğrultuda
Carnegie, Rocleefeller gibi uluslararası vakıfların ve UNESCO’nun
yardımlarıyla Amerikan modeline dayalı yükseköğretim kurumları açılmaya
çalışılmıştır (Erdoğan, 2000:28).
Terakkinin taklit yoluyla elde edilmesi mümkün değildir. Her medeniyet kendi
değerleri çerçevesinde kalmak şartıyla kalkınabilir. Toynbee’nin eserlerinde
işlediği temel görüşlerinden biri budur.Türkiye ile alakalı bir tahlilinde
Batılılaşma maksadıyla yapılan inkılapların bekleneni veremeyeceğini,
Türklerin düşündüğü nihai hedefe, bilfarz ulaşıldığı kabul edilse
bile,bunun, medeniyete hiçbir katkısı olmayacağını ifade ettikten sonra
şöyle devam eder. “İşte bu noktadır ki,‘inkılapçılık’a has fıtri iki zaaf
kendini göstermektedir. Birincisi şurada yatar; “inkılapçılık nazariyat
itibariyle, yani yola çıkış felsefesiyle taklitçidir, yaratıcı değildir. O
kadar ki, başarsa bile, onun başarısı insanların ruhlarında mevcut yeni
şeyler icat etme enerjisini ortaya çıkarma yerine yabancı bir cemiyetin
taklidi yoluyla mekanik olarak üretilen mahsulatın miktarını artırmaktan
öteye geçemez.” (Canan,1996:65).
İnsan hakları ve demokrasinin gelişmesi eğitimde genelleşme ve özelleşmeyi
gündeme getirmiştir. Bu gelişmeler sonucu eğitim sisteminin, yeni yapı
kazanması ve yeni değerler yüklenmesi zorunlu hale gelmiştir. Ancak,
Türkiye’de eğitim sisteminde yapılan değişmeler, sorunun köküne inmekten
uzak kalmıştır (Özden, 2000:179).
1.3. KÜRESELLEŞMENİN İCAPLARI
Eğitimde reform ve 21.yüzyıla hazırlama çalışmaları her toplumun üzerinde
önemle durduğu bir konudur. Ekonomide gözlenen küreselleşme ve uluslararası
rekabet her ülkeyi, eğitim sistemini çağın ihtiyaçlarına göre yeniden ele
almaya zorlamaktadır.
Genel olarak hemen her ülkede eğitim bir kriz içerisindedir. Bir çokları
okulun öğrencileri disipline etmediğinden yakınırken, başkaları da okulun
öğrencileri ezdiğini düşünmektedir. Öğrenciler ise okulu, işe ve hayata
hazırlamakta yetersiz bulmaktadırlar (Özdemir, 2000:79).
1980’lerden bu yana Türkiye’de siyasi destek bulmanın en kolay yolu “değişim
rüzgarları” estirmek olmuştur. Eğitim sisteminde de hep değişmeden
bahsedildi; ancak, çözüm üretecek değişim bir türlü gerçekleştirilemedi
(Özden, 2000:177).
Son yılların en sihirli kelimelerinden biriside değişimdir.Hemen hemen bu
kelimenin girmediği bir alan kalmamıştır. Küreselleşmeden bahsedildiğinde de
ilk akla gelen küresel değişim kavramıdır. Dünya’ya neler oluyor da,
böylesine bir değişimden bahsedilebiliyor? Yolunda gitmeyen bir şeyler mi
var, yoksa yeni ihtiyaçlar mı türedi? Ağırlıklı olarak Avrupa devletlerinin
katılımıyla yaşanan ve genelde tüm dünyayı etkileyen iki dünya savaşı
insanlık için acı bir tecrübe olmuştur. Demek ki değişimin birinci muharriki
şiddetli zulümler ve bunalımlardır.
Tarımdan sanayi ye geçişle birlikte çalışma konusunda insanların yönelimleri
değişmiştir. Amerikan iş gücünün dağılımını gösteren verilere göre 1900
yılında tarımda çalışanların oranı %37,6 iken, 1986 yılında %3,2 ‘ ye
gerilemiş, 2000’li yıllardan sonra ise %2,6 olması beklenmektedir (Özdemir,
2000:59). Birer bilgi üretim merkezi olan üniversitelerde çalışanların oranı
tarım sektöründen fazladır. Bilginin sürekli yenilenmesi ve tüketici
tercihlerinin değişmesi üretilen mal ve hizmetin yaşam süresini
kısıtlamıştır. Bu da değişimi zorunlu kılan etmenlerin ikincisidir.
Üniversitedeki hocadan sokaktaki vatandaşa kadar herkesin dilinde dolaşan
“küreselleşme” hareketi dünya devletlerine ekonomik ve siyasal alanda daha
geniş hareket etme imkanı sağlamıştır.Ekonomik sorunlardan, ekolojik
sorunlara ; sosyal sorunlardan, siyasal sorunlara kadar her şey artık
kaynağı olan ülkeyi etkilemekle kalmıyor, tüm dünyayı tesir altına alarak
globalleşiyor.Ekonomik gücü elinde bulunduran ülkeler kendi iç dinamiklerini
sürekli değişime tabi tutmakta ve dünyayı da bu değişime zorlamaktadır.Bilgi
iletişim teknolojilerinin sürekli gelişerek yenilenmesi, tüm ülkeleri kendi
sistemleri üzerinde yeniden düşünmeye şevketmiş ve yeni menfaatler etrafında
birliklerin oluşması sağlanmıştır. Dünyanın böylesine küçülmesi ve mevcut
kültürlerin birbirini etkilemesi, katı ideolojilerin de yavaş yavaş sonunu
getirmiştir. Diyaloğun, hoşgörünün, işbirliğinin ve paylaşımın artmasıyla
insan hakları konusundaki çifte standartlar azalmıştır. Küreselleşmenin en
büyük etkisinin demokrasiler üzerinde olacağı kuşkusuzdur. Demokrasinin daha
çok gelişip yerleşmesiyle yönetilenlerin istekleri daha fazla gerçekleşerek;
eğitimden, sosyal yapıya kadar her şey değişime uğrayacaktır.
Batıda yaşanan paradigma değişimiyle beraber, insan-doğa ve tanrı
ilişkilerini eksen alan geleneksel kozmolojiden kopuş süreci
başlamıştır.İnsan ile doğa arasındaki dengenin bozulduğunu pek çok kimse
kabul etmekle birlikte, bu dengesizliğin, insanla tanrı arasındaki uyumun
bozulmasından kaynaklandığını herkes fark etmiş değildir (Nasr,
1982:18).İnsanın tabiata hükmetme arzusuyla onu bilinçsizce tüketmesi, tamir
edilemez küresel ısınma ve çevre sorunlarını beraberinde getirmiştir. Bugün
modernitenin doğuş merkezi olan Avrupa’ da 15 tür memeli hayvanın %42’si,
400 kuş türünün %18’i, 102 çeşit sürüngenin %45’i, 200 çeşit balığın %53’ü
ve 11.000 bitki türünün %22’si tehdit altındadır.Ekonomik ve teknolojik
gelişme, bir yandan yoksulluk ve sefaletin çaresi olarak düşünülürken, bugün
alternatif düşünce çevreleri bizzat bu iki yapısal faktörü ekolojik
dengesizliğin ana kaynakları arasında saymaktadır (Canatan, 1998:609).
1970’li yıllardan itibaren yaşanan krizler (1971 dolar krizi, 1974 ve 1979
petrol şokları) uluslararası firmalara ve finans kurumlarına hız kazandırmış
ve ekonomik faaliyetleri yönlendiren piyasalar büyük ölçüde yerel anlamdan
uzaklaşıp küreselleşmiştir. Küreselleşmenin uzun vadede etkisi ekonomiyle
sınırlı kalmamış, ulus-devletlerin siyasal sistemleri de bu etkiden üzerine
düşen payı almıştır.Çoğulcu ve katılımcı demokrasi kavramları
küreselleşmenin ürünüdür. Günümüzün dünyası hem piyasa mekanizmasının hem de
demokrasinin işlerliğini birlikte sağlamak durumundadır (Tekeli, 2000:123).
Sovyetlerin ve Doğu Bloku’nun çöküşünde olduğu gibi Türkiye, küreselleşme
konusuna da hazırlıksız yakalanmıştır.Gelişmiş ülkeler küreselleşme
hareketinin aktif katılımcıları olarak rol oynadıkları halde Türkiye entegre
olma çabasından öteye bir şey yapamamaktadır.Bu doğrultuda 5-6 ay gibi kısa
bir süre içerisinde uluslararası tahkim olmak üzere 100’ü aşkın yasa
çıkarıldı. Ancak iç dinamikler yeterince değerlendirilip harekete
geçirilemediği için ülke neredeyse iflasın eşiğine gelmiştir.Özellikle
eğitim alanında meslek liseleri mezunlarına kısıtlama ve okullarda kılık
kıyafet meselesi olmak üzere kısır tartışmalarla vakit geçirilerek çağdaş
dünyadan süratle tecrit edilme hali görmezlikten gelinmiştir.
Küreselleşme adına dünyayı işgal etmekte olan Batı kültürünün yozlaştırıcı
etkilerine karşı dilimizi, dinimizi,ahlaki ve manevi değerlerimizi, hatta
maddi kültürümüzü de koruyup geliştirecek tedbirler almalıyız. Siyasi
ekonomik ve kültürel varlığımızı, bağımsızlığımızı korumak istiyorsak,
eğitimimizi kendi inanış ve hedeflerimiz doğrultusunda yeniden kurmak
zorundayız. Halkımızın tercihlerini ve iradesini yok sayan, ön yargılı ve
düşmanca saplantılardan kurtulmalıyız (Özdemir, 2000:10).
İKİNCİ BÖLÜM
EĞİTİM ANLAYIŞINDAKİ DEĞİŞİMLER
“Çağımızda eğitim, okumayı bilen, ama neyin okunmaya değer
olduğunu bilmeyen geniş bir kitle oluşturdu.”
G.M.Trevelyan
2.1. EĞİTİMİN AMACI
Eğitimin amacını ortaya koymadan önce, ne olduğunun tanımın yapılması
yerinde olacaktır. Eğitimle ilgili kitaplar karıştırıldığında pek çok
değişik eğitim tanımına rastlamak mümkündür:
1. ”Eğitim,çoğu zaman kelime anlamı ile ferdin sosyalleştirilmesi,
hemcinslerine benzer ve topluma faydalı bir üyenin hazırlanması anlamına
gelir.”(J.Leif / G.Rustin).
2. ”Eğitimin, kişinin toplumsal yeteneklerinin ve optimum kişisel
gelişmesinin sağlanması için, seçkin ve kontrollü bir çevreyi ve okul
etkinliklerini içine alan sosyal bir süreçtir.”(F.Varış).
3. ”Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kısıtlı olarak
istendik değişme meydana getirme sürecidir.”(S Ertürk).
4. ”Eğitim, insanların bilgi ve görgülerinde geçerli saydığımız şeyleri
gelecek nesillere nakleden, hatta ileride kaydedilecek tekamülü hazırlama
iddiasında bulunan en üst görüş yüceliğini isteyen insan eseridir.”(J.Leif /
G.rustin).(Hesapçıoğlu, 1994:29).
Tanımlardan çıkarılacak ortak sonuç şudur: İnsanın gelişmesinde ve
değişmesinde eğitim etkili bir süreçtir. Her toplum kendi değerlerini,
inançlarını ve bilgi birikimini gelecek nesillere doğru biçimde aktarmak
için bireylerini eğitmek zorundadır.
Eğitimde insanı maddi ve manevi boyutuyla ele almak zaruridir. Eğitimden
maksat, bireyi sadece bilgi ile donatmak olmamalıdır.İnsan sadece aklıyla,
muhakemesiyle değil; kalbiyle, ruhuyla, hüzünleri ve saadetleriyle bir bütün
olarak ele alınabilirse, ancak hakiki değeri bulunabilir.İnsan hakikate
muhatap olurken, ortaya çıkan yorumunu etkileyen büyük oranda inançlarıdır.
Dolayısıyla ardında kainatı yorumlama ve insanı anlama yaklaşımı belli
olmayan hiçbir bilgi yoktur. Hal böyle olunca, bugün mutlak gerçekler diye
dayatılan bilginin gerçekte hiç de öyle olmadığı söylenecektir. Eğitimi
mekan ve zaman yönünden dar kapsamlı ve tek boyutlu düşünmek belli bir zaman
sonra sistemde tıkanma meydana getirecektir.Dolayısıyla yaşanılan çağın ve
ülkenin konumunun eğitim üzerinde olumsuz etkisi olabilecektir.Çağın insana
bakışı eğitimi yönlendiren en önemli unsurlardan birisidir. Eğitim açısından
insanı tanımanın önemi göz ardı edilmemelidir.
2.1.1. Eğitim Açısından İnsanı Tanımanın Önemi
İnsanı, tanımlamada geleneksel indirgemecilik yaklaşımı etkisini büyük
ölçüde sürdürmektedir.Bu bakımdan doktrinler arasında paylaşılamayan parçalı
tanımların bütüncül yaklaşımla yeniden ele alınması ihtiyacı doğmuştur.
İnsan sadece düşünebilen değil, fakat aynı zamanda düşünmesinin farkında
olandır. Şuur ve idrak sanki kendi üslerine geri çekilmişlerdir.Ortada
sadece şuurlu bir varlık değil, fakat şuurunun şuurunda olabilen bir varlık
vardır; yalnızca bir düşünür değil, fakat bizzat kendi düşüncesini gözleme
ve tetkik etme yeteneğine sahip bir düşünür. ‘Ben’ demeye muktedir olan ve
şuuru kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilen bir şey var; bir usta
veya denetçi, şuurun kendisinden daha yüksek bir düzeyde olan bir güç (Schumacher,
1992:37).
İnsan fiil ve amel yönünden aciz bir varlık olmasına rağmen, önemli
istidatları ve vazifeleri; alemin her tarafına dağılan ihtiyaçları ve
sonsuzluğa uzanan arzuları sebebiyle gelişmeye müsait bir varlıktır .Fakat
insanın gelişmesi Batı’nın tarif ettiği gibi yatay ve tek yönlü değildir.
Dikey ve çift yönlü bir gelişmedir.Yani insan tedenni (gerileme) ve terakki
(ilerleme) edebilecek potansiyelde yaratılmıştır.Kundaktaki ağzı süt kokan
bebekleri öldürecek kadar canavarlaşan insan, ahlaki açıdan sükut etmiştir.
Bu insanın bilgiyi ve teknolojiyi kullanıyor olması hiçbir şey ifade
etmez.Özde kendine olan saygıyı yitirmiş insan, hem cinsini katledebiliyorsa
bu düpedüz bir tedennidir.
Terakki denilince ise, yaşadığımız çağda akla ilk gelen niteliklerin
iyileşmesidir.Ancak bunun yeterli olmadığı yapılan istatistiklerle
ortadadır. ABD umumi sağlık servisi direktörü Dr. A. Novella, şöyle
demektedir: ”Sekizinci sınıf (ortaokul son) öğrencilerinden 350 bini içki
alemi tertipleyerek içmektedirler. Onuncu sınıfta ise bu rakam, 690 bine
çıkmaktadır.” Yani bu kötü hal, yaş ilerledikçe düzelen bir mesele değil.
Bugün ortaokul ve lise çağındaki gençlerin yarısı (yaklaşık 10,6 milyonu)
içki kullanırlarken 8 milyonu haftalık alkol almaktadır. (14.04.1993 /USA
Today). Amerikan Milli Zihin Sağlığı Enstitüsüne göre son otuz senede 15-19
yaşlardaki gençlerden intihardan ölenler üç misli artarak 100 binde 10’ a
çıkmıştır. Bu da bu yaş grubundaki gençlerin ikinci büyük ölüm sebebidir;
birinci sırayı kazalar teşkil etmektedir.İntiharların %47’si ailevi
problemlerden, %23,5’i depresyondan, %22’si arkadaş problemlerinden
çıkmaktadır (Korkmaz, 2000:107).
Aklı aydınlatan fen ilimleri olduğu gibi, kalbi aydınlatan din ilimleridir.
Tabiat boşluk kabul etmediğine göre maneviyatta açılan derin yaralar sosyal
problemleri netice verecektir. İnsanın tek amacı bedensel zevklerin tatmini
olunca aklın kalbi susturduğuna şahit olmaktayız. Manevi olan değerlerin
maddenin emrine verildiği hedonist bir çağda depresyon başta olmak üzere
ruhsal problemlerin yaygın olması kaçınılmazdır. Hedonizmin (zevkçilik)
psikolojideki uzantısını temsil eden S. Freud, ruhsal problemlerin kaynağı
olarak, insanın bedensel arzularının tatmin edilmesinin engellenmesini
görmektedir. İnsanın asıl ruh sağlığını bozan unsurun had konulmayan
sınırsız özgürlükler olduğu unutulmaktadır. Nasıl ki yeme noktasında aşırıya
kaçan insan şişmanlık gibi pek çok hastalığın kaynağı olan durumla
karşılaşıyorsa, özellikle cinsellik noktasında haddi aşmak bedensel ve
ruhsal bir takım sıkıntılar doğurmaktadır.
Moderniteye göre insan hayatı, atomları belirli özel kombinezonlarının bir
özelliğinden başka bir şey değildir. Bu ise, Shakespeare’in Hamlet’inin
harflerin özel kombinezonundan başka bir şey olmadığını iddia etmek gibidir
(Schucmacher, 1992;39). Sunulan sayısız insan tanımı insanın bütünlüğünü
ifade etmekten çok uzak ve bazen gülünçtür.Schumacher bu gülünç durumu biraz
da mizahi açıdan ele alarak şöyle ifade eder: “İnsan, lüzumsuzca büyük bir
beyne sahip çok zeki bir hayvan veya alet yapan bir hayvan ve sadece çıplak
bir maymun. Kuşkusuz, bu tanımları neşe içinde kullananlar kendilerini de
tanımalarına dahil ediyorlardır ve böyle yapmaları büsbütün şüphesiz
değildir.Diğerleri için ahmakça bir şeydir bu, tıpkı bir köpeği havlayan bir
bitki veya koşan bir lahana olarak tanımlamak gibi. Modern dünyanın
vahşileşmesine hiçbir şey, bilim adına insanın ‘çıplak maymun’ gibi yanlış
ve alçaltıcı tanımlamalarından daha fazla yardımcı olamaz (Schumacher,
1992:42).
Kainatın oluşumunu tesadüfe ve evrime bağlayanlar; ‘herkes kendi nefsine
maliktir’ demeye mecbur oluyor. Sahipsiz ve başıboş olduğunu zanneden insan,
şahsi menfaatlerini gerçekleştirmekten başka bir şey düşünmüyor.Halbuki her
insan, şu dünyada kendisiyle eşit haklara sahip altı milyar kişinin
bulunduğunu ve yakın çevresinden başlayarak davranışlarını hep bu gerçeğe
göre ayarlaması ve kararını vermeden önce kendisini karşıdakinin yerine
koyarak düşünmesi gerektiğinin idrakinde olmalıdır.
2.1.2. Bilginin Doğası ve Değişen Amaçlar
Bilginin temel yapısındaki değişiklikler eğitim programlarının yeniden
gözden geçirilmesine neden olmuştur.Akıl ve gözlemle ulaşılan bilginin
mutlak ve her zaman geçerli olmadığının kabul edilmesiyle beraber bilgi
yüklemeye yönelik eğitim anlayışından dönüş yapılmıştır.Tüketim ekonomisinde
geçerli olan “kullan-at” felsefesinden bilgi de payına düşeni almıştır.Hızlı
bilgi üretimi, İnternet dünyasının sağladığı imkanlar sayesinde küresel
paylaşımı arttırmış ve bilginin sürekli yenilenmesi sonucunu doğurmuştur.
Modernizm ve akılcılığa tepki, bir nevi onun bıraktığı boşluklar ve
getirdiği sorunlara karşı gelişen postmodern paradigmalar bilginin doğasına
ilişkin yeni bir epistemolojinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.Postmodern
anlayışta mutlak bilginin yokluğu kabul edilmektedir. Bu tartışmaların
önemli bir kısmı bilgi, bilginin doğası ve kaynağı üzerinde
yoğunlaşmaktadır.Temelde farklılıkları öne çıkaran postmodern felsefede
büyük söylemler ve büyük kuramlar yerine, çeşitli yerel, kültürel ve etnik
söylemler bir arada ve doğru kabul edilmektedir.Böyle bir anlayışta bilimsel
bilginin öğrenciye evrenin değişmez yasaları gibi ezberletilmesinin bir
anlamı yoktur.Aksine , öğrenci bu doğrular arasında kendi doğrusunu bulmayı
öğrenmelidir (Özden, 2000:71).
Bireyi yani öğrenciyi ön plana çıkaran eğitim anlayışları gelecekte daha
başarılı olacaktır.Artık müfredatın kapsamını geniş tutup her konudan
yüzeysel olarak bahsetmek yerine, konuları derinlemesine incelemek daha
faydalı olmaktadır. Öğrenciye edindiği bilgiler arasında bağlantı kurma ve
uygulamada sınama fırsatı verilmelidir. Eğitimin amacındaki bu değişimin
kurumlara uygulanması bir çok engele takılmaktadır.Eğitimin içinde yer alan
insanların isteksizliği ve değişim konusundaki inançsızlığı bu engellerin en
başında sayılabilir. Eğitim sistemimizin sık değişmesi, değişimi savunan
otoritenin çekilmesiyle değişimden vazgeçilmesi eğitim içindeki insanları
yıldırmıştır.
Dünyadaki hızlı değişimi yakalamak, sun’i iç çekişmeleri bırakmakla
mümkündür.Dünya devletlerinin birer bilgi toplumunun üyesi haline gelen
bireyleriyle rekabet etmek, küresel düşünüp yerel hareket edebilen
insanların yetiştirilmesiyle ancak mümkün olabilecektir. Biz daha tarım
toplumundan sanayi toplumuna geçişin şokunu üzerimizden atmadan, dünya bilgi
toplumuna geçiş yapmıştır.
Eğitim sisteminin, bilgi toplumunun ve küreselleşmenin gereklerine uyum
sağlayabilmesi için, amaçlarının çağın ihtiyaçlarına karşılık verecek
şekilde yeniden belirlenmesi gerekmektedir.Bilgi toplumunun eğitim
programlarının en belirleyici yanı “öğrenmenin sürekliliği” ilkesidir. Bilgi
toplumunda insanlar sürekli öğrenmek zorunda kalacaklardır. Bundan dolayı
okulun asıl işlevi ‘çok şey öğretmek değil, kişinin öğrenme kapasitesini
geliştirmek’ olacaktır (Özden,2000:77).
Toplumun gerçek ihtiyacı tespit edilmeden tüm gençleri genel liselere
yığmaya çalışıp, üniversite kapılarında biriktirmek ve umudu sönenleri
işsizler ordusuna dahil etmek eğitim sistemimizin en aksak yönlerinden
birisidir. Genel kültür bilgisi yüklenen gençler, okulda edindikleri bilgiyi
ne hayatta, ne de herhangi bir işe girme esnasında kullanabilmektedirler. Bu
nedenle tüm eğitim kademelerindeki bireyler için eğitimin amacının yeniden
gözden geçirilmesi gerekmektedir.
2.2. EĞİTİMİN ODAĞI
Toplumda eğitimin en yaygın hedefi, kişiye meslek kazandırma olarak
düşünülmektedir.Zamana göre değişen toplumsal değer yargıları ise, her
dönemde farklı meslekleri saygın görme eğilimindedir.Öğrenciler, velileri ve
öğretmenleri tarafından ekonomik getirisi ve toplumsal statüsü yüksek
mesleklere gönderilmektedir.Sonuçta sevmediği işi yapmak zorunda kalan
insanlar hayatta mutsuz ve isteksiz olmaktadır. Eğer eğitimin amacı bireyin
fıtri istidatlarını en üst seviyede açığa çıkarma ve geliştirme olarak tarif
edilirse, o zaman öğrenciye olan bakış açısında köklü değişimler
gerçekleştirilmiş olacaktır.
İnsanı merkeze almayan hiçbir sistemin başarılı olması mümkün
değildir.Devlet ve kurumlar bireyin mutluluğu ve rahatı için çalıştığı
ölçüde kitleler nezrinde bir değer ifade ederler. Müfredatın ve
yönetmeliklerin her şeyin üstünde tutulduğu bir eğitim anlayışının da
faydalı olduğunu iddia etmek kendimizi kandırmaktan öteye bir mana ifade
etmez.Tüm eğitim sisteminin ve içeriğindeki her şeyin öğrenciler için var
olduğunu unutmuş gibiyiz. İlköğretimde hep;“Susun!Çok konuşmayın bakıyım!”
diyen öğretmenler, çocuk ergenliğe girip liseye gelince “niye aval aval
bakıyorsunuz,derse katılın biraz,sizin gibi koyunlar yüzünden bu millet geri
kaldı!”gibi laflar etmektedirler.Hemen hemen öğrenci sayısı kadar öğrenme
yönteminin var olduğunun kabul edildiği ve her öğrencinin öğrenme
kapasitesinin farklı olduğunun ifade edildiği günümüzde öğretmenlerin
ağırlıklı olarak anlatım (takrir) metodunu kullanmaları başlı başına
çocukları derslerden soğutan bir olgudur.Çocukların gelişim özellikleri
dikkate alınmadan asık suratla ve öfkeyle onları dört duvar arasına
sıkıştırmak ve tutarsız sözlerle onların gelişmekte olan zihinlerini
çelişkide bırakmak gelecekte onarılması mümkün olmayan derin yaralar
açmaktadır.”Gelecek sizin elinizde/siz haylazsınız!” “Okuyup büyük adam
olacaksınız/adam olmazsınız siz!” “Bu ülkenin umudu sizlerde/sizi her gün
dövmek lazım!” “Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı/ aptallar!” gibi çelişkili
sözler şizofrenik kişiliklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Karaçayır,
2001:27).
Artık konu merkezli öğretim anlayışı aşılıp, öğrenci merkezli yeni öğretim
metotları uygulanmalıdır. Uygun yöntem kullanıldığı takdirde her öğrenci
öğrenebilir anlayışıyla, bireyin kapasitesini çıkarabileceği en maksimum
düzeye ulaştırması hedeflenmelidir.
2.2.1 Değişen Öğrenme Kuramları
Çağdaş eğitim düşüncesi, sınıftakileri öğreten ve öğrenenler ayrımından
çıkmış, demokratik yönetim görüşü de öğretmeni sınıfın tek egemeni rolünden
uzaklaştırılmıştır.Sınıftaki eğitim görevlerinde öğretmenin yeri, yol
göstericilik, yardım edicilik, destekleyicilik olmalıdır.Öğretmen
aktarıcılık rolü yerine, öğrenciyi, kaynakları, ortamı hazırlamada,
uygulamaları düzenlemede, öğrencinin araştırarak bulmasında, etkinliklerin
denetiminde eğitsel lider rolü oynamalıdır.Yaparak ve yaşayarak eğitim böyle
gerçekleşir (Başar,2001:134).
Eğitimin en önemli amaçlarından birisi de öğrencinin zihninde gerekli
değişikliği yapmaktır.Bu değişikliğin istenen düzeyde gerçekleşmesi,
öğretimin içeriğinin ve yöntemlerinin yeni öğrenme kuramları doğrultusunda
geliştirilmesiyle mümkün olacaktır. Öğrenmenin doğasını ve sonuçlarını
açıklamaya çalışan bu kuramlar:
1)Davranışçı,
2)Bilişsel,
3)Duygusal
4)Nörofizyolojik temelli öğrenme kuramları olmak üzere dört grupta
toplanabilir (Özden,2000:21 v.b).
Davranışçı Kuramlar
Davranışçı kuramlar, öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında bir bağ
kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin
gerçekleştiğini kabul eder.
Bu kuramın öğretim ilkeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir (Fidan ve Erden):
1. Yaparak öğrenme esastır.Öğrenci, öğrenme sürecinde aktif olmalıdır.
Öğrenmede, öğrencinin yaparak öğrenmesi esastır.Çünkü öğrenci kendi
yaptığıyla öğrenir.
2. Öğrenmede, pekiştirme önemli bir yer tutar.Pekiştirme, davranışların
tekrar edilme sıklığını artıran uyarıcıların verilmesi işlemidir.
Davranışlar, onları izleyen sonuçlardan etkilenir ve onlarla değiştirilir.
3. Becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin kalıcılığının sağlanmasında
tekrar önemlidir.İnsan konuşma, müzik aleti çalma, yabancı bir dili konuşma
v.b. becerileri tekrar yapmadan öğrenemez.Tekrar, öğrenme de gelişmeyi
sağladığı sürece yararlıdır.
4. Öğrenmede güdülenmenin çok önemli bir yeri vardır.Öğrencinin bir
davranışı öğrenebilmesi için o davranışı yapmaya istekli olması lazımdır.Bu
nedenle, olumlu pekiştirme güdüleyici bir etkiye sahiptir.
Bilişsel Kuramlar
Bilişsel kuramlara göre öğrenme doğrudan gözlemlenemeyen zihinsel bir
süreçtir ve bireyin çevresinde olup-bitenlere bir anlam yüklemesidir.Kişinin
davranışını anlayabilmek için onun karşılaştığı durumu nasıl
değerlendirdiğinin anlaşılması gerekir. Bilişsel kuramın öğretim ilkeleri
şunlardır:
1. Yeni öğrenmeler öncekilerin üzerine bina edilir.Öğretmen, anlattığı konu
hakkında öğrencinin daha önceden bildiklerinin farkında olmalı, bu bilgilere
saygı göstermeli ve öğretme esnasında değerlendirmelidir. Yeni bilgiler
öğrenciye bir şeyleri açıklayabilme gücü verdiği ve daha önceki bilgilerini
genişletebilme olanağı sunabildiği oranda öğrenci için anlamlı olacaktır (Cohen,Mclaughlin,Talbert).
2. Öğrenme bir anlam yükleme çabasıdır.İnsanların karşılaştıkları her şeye
anlam yükleme çabası içerisinde oldukları düşünülerek öğrenme, derinliğine
düşünebilme, konunun özünü kavrama olanağı verecek şekilde düzenlenmelidir.
Yüzeysel olarak verilen bilgilerin tekrarını istemek öğrenci için
anlamsızdır (Brooks).
3. Öğrenme, uygulama şansı tanımalıdır.Öğretim öğrenciye öğrendiklerini
kullanmak için değişik fırsatlar vermelidir. Aksi halde, öğrencideki anlam
oluşturma mücadelesi kaybolur (Marshall).
4. Öğretmen otorite figürü olmamalıdır.Öğretmen sınıfta bir otorite
figüründen ziyade bir basketbol antrenörü gibi bütün öğrencilerin
potansiyellerini sonuna kadar kullanmada onlara rehberlik yapan kılavuz
rolünde olmalıdır (Brooks).
5. Öğrenme, öğretmen ve öğrencinin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşir.
Eğer öğrencilerin duyduklarını ve karşılaştıklarını anlama çabası içerisinde
olması bekleniyorsa, öğretmen ve öğrencilerin beraberce, karşılıklı güven
içerisinde ve birbirlerinden yüksek beklentiler ile çalışmaları
gerekmektedir (Brooks).
Duyuşsal Kuramlar
Duyuşsal kuramlar, öğrenmenin doğasından çok sonuçlarıyla ilgilidir. Bu
kuramlar sağlıklı benlik ve ahlak (moral) gelişimini vurgular.
Duyuşsal kuramların öğretim ilkelerini şöyle sıralayabiliriz :
1. Eğitimin öğrencinin kendisine güvenmesi, yeterliliğine inanması, yüksek
akademik ve kariyer beklentileri taşımasında yardımcı olması gerekir (Bloom).
2. Benlik kavramının dört boyutu vardı:
a)akademik, b) sosyal, c) duygusal, d) bedensel.
Eğitimin dört boyutu da dikkate alması gerekir (Jordon).
3. Öz saygı kişinin zihin sağlığı ile ilgilidir.Zihinsel olarak sağlıklı
olan kişilerin, gerçek kendilerine ilişkin algıları ile ideal algıları
birbirine çok yakındır(Rogers).Okulda başarısız olanların öz saygıları
genellikle daha düşüktür.Bundan dolayı, eğitim hiçbir koşulda çocuğun öz
saygısına zarar vermemelidir.
4. Benlik kavramı bazen ayna teorisi ile açıklanmaktadır.Buna göre insanın
kendisini algılayışı, başkalarının kendisine ilişkin algılarını nasıl
algıladığına bağlıdır. Yani kişinin kendisine ilişkin benlik algısı
başkalarının onu nasıl gördüğüne ilişkin algısına göre değişir.Bu açıdan
sağlıklı benlik gelişimi için çocuklara hiçbir zaman kötü insan muamelesi
yapılmamalı ve yakışıksız sıfatlar takılmamalıdır.
5. Zayıf ve güçlü yönleriyle kendilerini oldukları gibi kabul eden
öğrencilerin benlik algısı daha sağlıklıdır.Kendilerini hiç beğenmeyen ve
reddeden kişiler kendilerini değersiz bulurlar. Eğitim benlik tasarımının
oluşumunda öğrenciye destek sağlamalıdır (Shepard).
6. Akademik başarısızlık çocukların kendilerini değersiz hissetmelerine ve
kapasitelerine güvenmemelerine yol açar. Özellikle, çok çalıştığı halde
başarısız olan bir öğrencinin benlik duygusu zaten epey büyük zarar
alır.Bundan dolayı akademik başarısızlık ayrıca çocuğun kişiliğine saldırma
gerekçesi olmamalıdır.
7. Başarısızlık karşısında bahaneler uydurmak ve çeşitli savunma
mekanizmaları geliştirmek öğrencinin çalışmasının istenilen sonucu
doğurmayışının bir açıklamasıdır ve benliğini korur.Öğretmenin başarısız
öğrencilere çok fazla yüklenmesi doğru değildir.
8. Öğrenci zoru başardığında kendini çok iyi hisseder.Bu şekilde,başarı hem
yeteneğe hem de çok çalışmaya atfedilmektedir. Bunun için, öğrencilere
başardığı hissini vermek gerekir (Couington, Omelich).
9. Benlik duygusu kişi için çok değerlidir.Öğrenci benlik duygusunu korumak
için her şeyi yapar. Öğretmen öğrencinin benlik duygusuna değer vermeli,
zarar vermemeye özen göstermelidir.
10. Ahlak gelişiminde nasihat en etkisiz yöntemdir.Bunun yerine çocuklara
kurallar ve normları öğrenebilecekleri yaşantılar sunmak gerekir.
11. Ahlaki değerler bu ad altındaki bir ders içerisinde değil, tüm derslerin
içeriğine serpiştirilmiş tartışmalarla daha kolay kazandırılabilir.
12. ”Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Ahlak gelişiminde yetişkinlerin
sözleri değil, davranışları etkilidir.Öğretmen ve anne babalar sözleriyle
değil, davranışlarıyla birer ahlak modeli olmalıdırlar.
13. Ahlaki gelişim, dönemleri içerisinde verilmelidir. Bunun için, ahlaki
gelişim dönemleri iyi bilinmeli ve ilgili ahlaki gelişim hedeflenmelidir.
Nörofizyolojik Temelli Öğretim Kuramları
Öğrenmenin nörofizyolojik boyutunu inceleyen araştırmacılar beyinle ilgili
ilginç bulgular ortaya koymaktadırlar.Bütün duygularımız, düşüncelerimiz ve
faaliyetlerimiz, bir nörondan diğerine aktarılan elektriksel ve kimyasal
sinyallerle ortaya çıkmaktadır.Aksonlar ve dentritler arasında sinaps
(kavşak)adı verilen küçük boşluklar bulunmaktadır.Her türlü şuurlu
hayatımızın belirlenmesi, bu farklı sinirsel devrelerdeki nöronların
uyarılmasıyla olmaktadır. Bir gülün kokusu, göğün mavi renginin verdiği
tecrübe, soğanın tadı, bir matematik formülünü düşünme ; bütün bunlar
değişik oranlardaki nöron uyarılmasının farklı sinir devrelerinde beyindeki
farklı yerel özelliklere bağlı olarak meydana getirilen etkilerdir. Peki, bu
farklı nöron devreleri ve yerel özellikler nelerdir ki, bizlerde farklı etki
ve cevaplar çıkmaktadır? Bilebildiğimiz ancak beynin belirli bölgelerinin
belirli türden tecrübeler için özelleştiğidir (Saygılı, 2001:59).
Bilişsel öğrenme kuramınca kabul edilen zihinsel deneyimlere nörofizyolojik
açıdan destek sağlayan, bu öğrenme kuramının öğretim ilkeleri aşağıdaki gibi
sıralanmaktadır (Caine ve Caine):
1. Beyin bir paralel işlemcidir.İnsan beyni bir çok işlevi eş zamanlı olarak
yerine getirebilir.Düşünce, duygu ve imgeleme gibi farklı işlevler aynı
zamanda işleme sokulur.Etkin öğretimde aynı anda yapılması gereken işlemler
ahenk içerisinde, dayandığı kuram ve yöntemler üzerine bina edilmelidir.
2. Öğrenme fizyolojik bir olaydır.Kalp,akciğer veya böbrek gibi beyin de
fizyolojik kurallara göre çalışan bir organdır.Öğrenme nefes alıp verme
kadar doğal bir işlev olup onu engellemek veya kolaylaştırmak olanak
dahilindedir.Etkili öğretim, stres yönetimi, beslenme, egzersiz ve sağlıkla
ilgili konuları da içermelidir.
3. Beyin, kendisine ulaşan verilere anlam yüklemeye çalışır. İnsan beyni
yaşamını sürdürmenin doğal bir sonucu olarak çevresinde olup-bitenlere anlam
kazandırmaya çalışır.Etkin bir öğrenme sağlanabilmesi için beynin yenilik
keşif, problem çözme gibi alıştırmalarla zorlanması gerekir.Bu yüzden, üstün
yetenekli çocukların eğitiminde kullanılan bu ve benzeri teknikler tüm
öğrenciler için kullanılmalıdır.
4. Anlam yükleme, örüntüleme (patterning) yoluyla olur. Beyin bir bakıma
etrafındaki örüntüleri ortaya çıkarmaya çalışan bir sanatçı gibidir.Etkili
bir öğrenme için anlamlı birbiriyle ilişkili bir örüntü yaratılmalıdır.
5. Duygular örüntülemede önemli bir yer tutar. Bireyin öğrenmesi beklenti,
eğilim, ön yargı, öz saygı ve sosyal etkileşme ihtiyacı gibi duygulardan
etkilenir. Öğretmenler öğrencilerin duygu ve tutumlarının öğrenmede önemli
bir etmen olduğunun bilinci ile hareket etmelidir.
6. Beyin parçaları ve bütünü aynı anda algılar. Sağlıklı bir insanda
matematik, müzik ve sanat öğretiminde beynin her iki yarımküresi iletişim
halindedir. Bir konunun öğretilmesinde konunun bütünü ve parçaları
karşılıklı etkileşimde bulunacak şekilde aynı anda verilmelidir.
7. Olgular ve beceriler uzaysal hafızada depolandığında daha iyi öğrenilir.
Uzaysal hafızayı harekete geçiren en etkili öğretim deneysel
yöntemlerdir.Öğretim demonstrasyon, film,resim,mecaz,drama ve öğrencilerin
aktif katılımını sağlayan sınıf içi çok yönlü etkileşim etkinlikleri
içermelidir.
8. Öğrenme zihni zorlayan etkinliklerle artar, tehditle ketlenir. Beyin
uygun düzeyde zorlandığında öğrenme optimum düzeye ulaşır. Tehdit ise
öğrenme kapasitesini azaltıcı etki yapar. Etkili öğretim, öğrencinin zeka
seviyesini belli bir oranda zorlayan ancak, tehditten uzak bir ortamda
gerçekleşir.
9. Hiçbir beyin diğerine benzemez: Öğretim bütün öğrencilerin görsel-işitsel
ve duygusal tercihlerini ifade etmelerine imkan tanıyacak şekilde
düzenlenmelidir (Özden, 2000:39 vd.).
Geleneksel zeka (IQ) 20. yüzyılın en popüler konularındandı.Kavrayış hızını,
doğruluğunu ve mantık gücünü ölçmeyi amaçlayan IQ testleriyle zekanın
gelişim düzeyleri tespit edilmeye çalışılıyordu.Zihinsel zekanın sınırlarını
aşma çabalarının ardından, 1990’ lı yılların başlarında Daniel Goleman’ın
duygusal zeka (EQ) kavramlaştırmasıyla tanıştık. Goleman, duygusal zekanın
zihinsel zekadan daha önemli olduğunu ileri sürüyordu. Bu yeni yaklaşımda,
bir kurumda işe girmeniz zihinsel zekanıza; ama o kurumda sevilmeniz ve
yükselmeniz de duygusal zekanıza bağlanıyordu (Bozdağ,2001:24). Günümüzde
ise artık çoklu zeka kavramından bahsedilmektedir.Kalbe hitap etmeyen, ruhu
tatmin edemeyen bir eğitim sisteminin, öğrencilerde beklenen düzeyde kişisel
gelişim sağlaması mümkün değildir.Kişisel gelişim sektörü uzmanlarının
söylediklerine dikkat edilirse, duygusal coşkunluğun insanın yaşam
kalitesini yükselteceği gerçeğiyle karşılaşırız.Ne yazık ki, kişisel
gelişimle ilgili kurslar, seminerler ve yayınlar konusunda eğitimcilerin
ilgisizliği dikkat çekmektedir. İfade edilen öğrenme kuramlarından da
anlaşılacağı üzere, bilgi yükleme esnasında bireyin fıtri özelliklerinin
atlanması yada önemsenmemesi eğitimin kalitesini düşürmekte ve bireyleri
sağlıksız ve mutsuz kılmaktadır.
Eğitimin odağına mutlaka ve en önce öğrencinin alınması ve öğrencinin de
fıtri özellikleri dikkate alınarak müfredat ve yöntem ayarlanması, eğitim
sistemimizin giderilmesi gerekli öncelikli problemlerindendir.
2.3. ÖĞRENEN ÖRGÜTLER VE ETKİLİ OKUL
Örgütleri birer canlı organizmaya benzetirsek, sitemlerdeki uyumun bütün
için arz ettiği önemi daha iyi kavramış oluruz.Çünkü nasıl insanın bir eli
diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına
itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez.Belki birbirinin noksanını ikmal
eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder.Yoksa
o insan vücudunun hayatı söner, ruh kaçar, cismi de dağılır (Nursi,
2000;222). Nursi’nin bu orijinal örneğinde anlamını bulan dinamik örgüt
tanımı, örgütlerin bünyesindeki insan faktörünün bir vücudun organları gibi
düşünülmesi gerektiğini vurgular. Örgütün hayatını bir süreç içerisinde
devam ettirebilmesi için çalışanların belli şartları yerine getirmeleri
öngörülmektedir : 1)Rekabet yerine, birbirinin eksikliklerini tamamlama ;
2)Tenkit veya itiraz yerine, hataların örtülerek giderilmesi ; 3) Ayıplama
ve dedikodu yerine ihtiyaçların karşılanmasına ve görevlerin yerine
getirilmesine yardım edilmesi örgütün sağlıklı çalışmasının şartlarındandır.
Braham’ın tanımına göre ; öğrenen organizasyon, kendisini yaşayan bir sistem
olarak algılar.Her bölüm bir başka bölümle bağlantılıdır.Yaşayan bir
organizmada olduğu gibi, dengeyi sürdürmek için çok büyük bir baskı
vardır.Eğer bir bölümü değiştirmeye kalkarsanız, sistemin diğer bölümleri
dengeyi yeniden sağlamak için ortak bir çaba gösterecektir.Ancak, değişim
bir kez gerçekleştikten sonra tüm sistemi etkileyecektir (Özden, 2000:147).
İnsanlar ömür boyu öğrenmeye muhtaç oldukları için fırsat verildiği ölçüde
bu faaliyetini devam ettireceği düşünülmektedir.Sürekli öğrenme iştiyakı
taşıyan insanlar,çalıştıkları kurumlarının da öğrenme kapasitelerini
arttıracaklardır.
Öğrenen örgütlerin özellikleri şu şekilde sıralanabilir (Özden, 2000
:149-150):
1. Öğrenme, insanların yaptıkları her şeyin içine dahil edilmiştir : İşe
fazladan eklenen bir şey değil, aksine işin doğal bir parçasıdır.
2. Öğrenme anlık bir olay değil, bir süreçtir.
3. Tüm ilişkilerin temelinde iş birliği vardır.
4. Öğrenen örgütler üreticidir ; bireyler kurumu sürekli yeniden
oluştururlar.
5. Kurum kendi tecrübelerinden bir şeyler öğrenir ; çalışanlar, kurumu
etkililik, kalitenin yükseltilmesi ve yenilikler konusunda eğitirler.
6. Öğrenen bir örgütün parçası olmak keyifli ve heyecan vericidir.
Örgütler, değişen şartlara ayak uydurabilmeleri ve küresel rekabet ortamında
varlıklarını sürdürebilmeleri için tecrübelerini sürekli geliştirmek
zorundadırlar.Bu açıdan örgütsel öğrenme, okul kültürü açısından farklı bir
öneme sahiptir. Okul bir örgüt olarak eğitim hizmeti verirken, en iyi bilgi
üretme ve sunma yolarını da öğrenmesi gerekir.Çünkü geleneksel okul
anlayışına yönelik eleştiriler, okulların değişime yeterince ayak
uyduramadığı yönündedir. Patterson geleneksel yaklaşımları aşağıdaki
noktalarda eleştirmiştir :
1. Okullar yalnız akademik başarıya önem vererek insanların diğer fıtri
yeteneklerini daraltmaktadır.
2. Okullar duygulardan soyutlanmış, yüzeysel yaşantılarla yetindiği için
kalıcı ve köklü davranış değişiklileri sağlayamamaktadır.
3. Okullar öğrenciler için bir yarışma ortamı haline gelerek öğrencilerin
çoğunda yetersizlik duyguları yarattığı gibi karşılıklı güven ve dayanışma
duygularını da yok etmektedir (Kılıççı, 2000 : 21).
İnsana bütüncül yaklaşmamanın okuldaki yansıması olan, bireyi sadece
zihinsel açıdan değerlendiren uygulamalar bağımsız kişilik gelişiminin
önündeki en büyük engeldir.Öğrencinin ilgi ve istidatları doğrultusunda
hiçbir konuyu derinliğine inceleme fırsatı tanınmayan ve çok sayıda konuyu
yüzeysel ve sığ bir şekilde sıkıcı yöntemlerle öğrenciye ezberletmeye
çalışan bir eğitim sistemi ile insanın kendini tanıması ve kimlik kazanması
pek mümkün görülmemektedir.
Okulların çoğu, gerçek öğrenen örgütler olarak örgütlenmeden daha çok,
bürokratik yapıya uyum gösteren örgütler olarak tasarlanmıştır. Günümüz
okullarının daha çok öğrenmeyen okullar olduğu ileri sürülmektedir. Bundan
dolayı alternatif okul modellerinin geliştirilmesi gerektiği üzerine
durulmaktadır. Alternatif okul modellerinin en gözdesi, öğrenen okul modeli
olarak görülmektedir (Çelik,2000:140).
Okulun öğrenen örgüt olması ancak tüm personelin kaliteli eğitime
inanmasıyla mümkün olacaktır. Aslında okulların bürokratik yapıları gereği
çoğu zaman personeli ile idarecilerinin paylaştığı toplantılar yapma
zorunluluğu vardır. Bu toplantıların çoğu kısır ve formalite çekişmelerle
geçiştirilmek yerine, öğretmenlerin kapasitelerini arttırma ve eğitim
kalitesini yükseltme amacıyla rahatlıkla kullanılabilir. Eğer öğrenmeye dair
sürekli bir okul kültürü oluşturulabilirse, mesailer en verimli şekilde
kullanışmış olur. Tatilin sadece yan gelip yatmak ve nefsani eğlenceler
olarak algılandığı ülkemizde, öğretmen evleri ve lokaller gibi sosyal
tesisler normal zamanlarda vakit öldürme maksadıyla kullanılmanın ötesinde
bir hizmet yerine getirmemektedir. Her ilde varolan öğretmen evleri daha
verimli hizmetler için kullanılabilir. İnternet hizmetinin sunulduğu
dokümantasyon merkezleri ve eğitimle ilgili kaynaklara rahat ulaşılabilecek,
aktüel yayınların da mevcut olduğu kütüphaneler kurulabilir. Hizmet içi
eğitime ciddi ve daha sık yer verilmesi örgütsel öğrenmeyi arttıran önemli
etmenlerdendir.
Bir örgüt olarak okulun taşıdığı özelliklerin bilinmesi, okulun yerine
getirdiği eğitim fonksiyonun daha iyi anlaşılmasını sağlar. Okulda görev
yapan personelin, bu özellikleri bir realite olarak kabul ederek hizmet
etmesi beklenir. Bir okulun örgütsel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz (
Bursalıoğlu, 2000 : 33 v.d .):
1. Okul dediğimiz örgütün en önemli ve açık özelliği, üzerinde çalıştığı
hammaddenin toplumdan gelen ve topluma giden insan oluşudur.Böylece, okulun
birey boyutu kurum boyutundan daha duyarlı, informal yanı formol yanından
daha ağır, etki alanı yetki alanından daha geniştir.
2. Okulda çeşitli değerler bulunur ve bunlar çatışma halindedir.Okulun
başlıca görevi, içinde olduğu kadar dışında da çatışan bu sosyal politik ve
ekonomik değerleri uzlaştırmak ve dengeleştirmektir.
3. Okul denilen örgütün ürününü değerlendirmek güçtür.Çünkü okulun amaçları
diğer örgütlere oranla daha karmaşık ve çatışıktır.
4. Okul özel bir çevredir.Eğitim genellikle dolaylı bir girişim olduğundan,
bu amaçla okul denilen özel bir çevre oluşturulmuştur.Bu özel çevrenin
görevi çocuğa gerçek çevreyi kolaylaştırarak, temizleyerek ve
dengeleştirerek öğretmektir.
5. Okul çevredeki bütün formal ve informal örgütlerin ya yön verdiği yahut
etkilediği bir örgüttür.Çevrenin tüm eğitim problem ve görevlerine
katılmayan okulun, başarılı olduğu söylenemez.
6. Düzenlenmiş grupların kendi yararlarını korumak için, okulun fikir
bağımsızlığını sınırlamaya çalıştıkları ve bazen başarılı oldukları görülür.
7. Okul, kültür değişmesini sağlayan örgütlerin başında gelir.Değişen
kültürü değerlendirip, toplum için en uygun yöne sokabilecek güçte insanlar
yetiştirmek okulun görevidir.
8. Her örgüt gibi, okulun da kendine özgü bir kişiliği olur.Bu kişilik okul
denilen örgütün havasında yada iklim boyutunda görülür.
9. Okul bürokratik bir kurumdur. Bürokrasinin patolojileri okula da
bulaşabilir. Kalıplaşma, rutinleşme, işlemezlik bunlardan bir kaçıdır.
2.3.1. AB Ülkelerinde Etkili Okul Uygulamaları
Okulların istenilen düzeyde verim sağlaması işletmecilik yükünün
hafifletilmesi ile olur. Yerel imkanların harekete geçirilmesi okulun bu
yükünü önemli ölçüde azaltacaktır. AB ülkelerinden en son Fransa 1982
yılında yürürlüğe giren kanunla bölgesel sisteme geçerek 1987 yılına kadar
eğitimde bölgeselleşmeyi sağlamıştır.Eğitim kurumlarının her tür ve kademede
planlanması ve finansmanı bölgeler tarafından gerçekleştirilmektedir
(Demirel, 2000 : 41). İngiltere, 1988 Eğitim reformu hareketi ile üç temel
ilke belirledi.Mükemmellik, tüketicilik ve anlaşılabilirlik.Hükümet,
eğitimin de ekonomi gibi tüketiciler tarafından yönlendirildiği zaman daha
yararlı olacağına inanmıştır.Serbest piyasa teorisine göre eğitim sistemini
rekabete açma mükemmelliğe yol açacaktır. Tüketici olarak tanımlanan
ebeveynin eğitimle ilgili kararlar alınmasında etkinliği arttığı sürece
başarı standartları açığa çıkacaktır.Eğitimde görevli herkes devlet ve
ebeveynlerine karşı daha fazla hesap vermek zorunda kalacaktır. Eğitimin
sadece tek bir merkez tarafından yönetilmemesi için yeni mekanizmalar
geliştirilmiştir (Demirel, 2000 : 77).
İngiltere’de eğitimde muhafazakar politika, pazara dayalı iken yeni iş
eğitimi projesi, okullarda kalite ve mükemmelliği esas almıştır.Okul
performansının rekabetçi ve normatif olarak görülmesi de, bunun neticesi
olmuştur.Karşılaştırma okulculuğun, eğitimin önceden kabul edilenlerden çok
“sürekli gelişme-kaizen” anlayışına göre ve yarışmalı pazar ideolojisine
göre değişmesini gerektirmiştir. Eğitimde, ölçülebilir performans ve
tutumsal değişmeler gösterge olarak alınmıştır.Okulların, ‘toplam kalite’ye
geçmesi benimsenmiştir (Balcı, 2001 : 82).
Sıfır tolerans uygulaması getiren eğitimde toplam kalite yönetimi ;
çalışanları, özellikle öğretmenleri daha çok sorumluluk duyar hale
getirmiştir.
Hollanda’da 1960’lar ve 1970’lerde büyük şehirlerde, bir dizi okul
geliştirme projesi başlatılmıştır.Bu projeler, özellikle de kültürel
yoksunluk içindeki gruplara imkan sunmayı amaçlamıştır. Bu projeler, yeni
programlar yoluyla değişme ve bütünleştirmeyi hedeflemiştir.Bu projelerde şu
iki stratejinin egemen olduğu anlaşılmaktadır :
1. ”Roterdam Eğitim ve Sosyal Çevre” stratejisi, bir tür
araştırma-geliştirme ve yayma yaklaşımı olarak düşünebilir.
2. ”Amsterdam Yenileşme Projesi” stratejisi ise, bir “aşağıdan yukarıya
doğru”yaklaşımı olup öğretmen ve okulların kendilerinin eğitimsel
stratejiler ve program materyalleri geliştirmelerini gerektirmiştir (Balcı,
2001 : 69).
Hollanda’da yapılan uygulamayı değerlendiren araştırmacı Creemers şu
sonuçları çıkarmıştır.
1. Süreç değişkenlerine, okul programı ve içeriğinin değişmesine vurgu
getiren ; ancak öğrenci başarısına vurgu getirmeyen büyük ölçekli okul
reformları, öğrenci bilgi ve becerilerinin gelişmesine çok katkı
sağlamamaktadır.
2. İyi yapılaştırılmış bir program etkili olabilmektedir.
3. Bir okul geliştirme programının doğru şekilde uygulanıp uygulanmaması ve
öğretmenlerin programı gerçekleştirmeye istekli olup olmamalarının ölçümü,
çoğu kere zayıf, hatta çok zayıftır.
4. Sadece bir dizi okul etkililiği faktörlerine dayalı okul geliştirme
programları yetersiz kalacaktır (Balcı, 2001 : 72).
Avrupa Birliğine üyelik için hazırlanan Türkiye Ulusal Programı taslağında
uyum sürecinde eğitimle ilgili bazı uygulamalara 2001 yılı itibariyle
başlanması öngörülüyor. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nce hazırlanan ve
Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderilen taslak programa göre hedefler şöyle :
-Türkiye’nin, AB’nin yürüttüğü eğitim programlarından ‘Socrates’ programına
2001 Kasım ayından itibaren aktif olarak katılması planlanmaktadır.
-AB tarafından öğrencilere mezuniyetlerinde verilmesi önerilen “Diploma Eki”
uygulamasına, tüm yüksek öğretim kurumlarımızda Haziran 2001 tarihinden
itibaren başlayacaktır.
-Zorunlu ilköğretim süresinin AB ülkeleri ortalaması olan 9-12 yıl
seviyesine yükseltilmesi için gerekli çalışmalar yapılacaktır.
-Mevcut meslek yüksekokullarının nitelikli öğretim elemanı ve gerekli
fiziksel altyapı ile ekipman problemlerinin çözümü için gerekli çalışmalara
ve düzenlemelere önümüzdeki yıllarda devam edilecektir.
-Öğretmenlerin aldıkları hizmet içi eğitimlerinin özlük haklarına
yansıtılabilmesi ve ihtiyaç duyulan alanlarda sözleşmeli öğretmen istihdam
edilebilmesi için gerekli çalışmalar yapılacaktır (Eğitim-Bilim, Nisan 2001
: 38).
AB kriterlerini zorlayıcı çabalarına rağmen, eğitim sistemimiz bilhassa son
yıllarda tamamen sonuca dayalı bir anlayışa ulaşmış bulunmaktadır. Nihai
hedefte ÖSS’ de başarılı olmak eğitimin diğer hedeflerinden üstün
tutulmaktadır. Böyle bir eğitim anlayışı içinde öğrencinin sınava hazırlanma
dışında yapacağı faaliyetler boşa zaman geçirmek olarak
değerlendirilecektir.
İki yüz yıldır devam etmekte olan kültür değiştirme mücadelemiz içinde,
eğitim sistemi bilhassa bir kültürel ele geçirme vasıtası olarak kabul
edilmiş bulunmaktadır. Hakim olan kültürel anlayış, kendi kültür klasikleri
dışındakilere eğitimde yer vermemesi sonucu, hiçbir kültürel öğe
derinlemesine incelenememiş.
Benzer şekilde toplumumuzda siyasi mücadelenin getirdiği çatışmalardan
kurtulma arzusu da, hiçbir grubun dünya görüşüne eğitim alanında prim
vermeyen bir anlayışın eğitime hakim olmasını öngören uzlaşma yoluna
gidilmesini sağlamış bulunmaktadır (Muşta, 2001 : 24).
2.3.3. ABD ve Okula Dayalı Yönetim
Amerika Birleşik Devletleri’nde etkili okul hareketi, giderek okula dayalı
yönetime doğru bir kayma göstermektedir. Okula dayalı yönetim (ODY) temelde,
etkili okul geleneğine dayalı ; ancak okul düzeyinde daha çok otonomi ve
yetki isteyen bir anlayıştır.Okula dayalı bütçe bunun örneğidir.Bu bütçe
eyalet ya da devlet fonlarının okula transferini öngörmektedir.Öğretmen ve
yöneticiler birlikte, öğretmene yardımcı gereçlere mi, yoksa bilgisayara mı
ihtiyaçları var kararlaştırırlar; birlikte program geliştirmeyle ilgili
önemli kararlar verirler ; dahası personele ilişkin kararları bile
alabilmektedirler (Balcı, 2001 : 74).
Walberg (1992)’e göre ODY’nin altındaki temel düşünce şudur : Öğretmen ve
yöneticilere daha çok sorumluluk ve yetki verilir ve onlarda psikolojik
sahiplenme duygusu meydana getirilirse, bunu, artan güçlendirme duygusu ve
meslekleşme duygusu izleyecek, sonuçta daha etkili uygulamalara
gideceklerdir.
Eğitimde yerel imkanların sonuna kadar kullanılması gelişmiş ülkelerin uzun
yıllar uyguladıkları metottur. ABD bir adım daha ileri giderek, merkezi ya
da yerel yetki ve sorumlulukları okula yüklemeye çalışmaktadır. Veli ve
personelin, politika ve karar verme sürecine etkili bir şekilde katılmasında
ODY önemli bir yöntem olarak göze çarpmaktadır. Liderin vizyon sahibi olması
okuldaki günlük yaşamın rutinlerine amaç ve heyecan getirecektir. Ortak
amaçlar doğrultusunda oluşturulmuş bir okul vizyonu, öğretimde alternatif
yöntemlerin uygulanmasını kolaylaştırır.
Öğrenci öğrenmesinin gelişmesi yaş ve yetenek genişliği esas alındığında,
okula dayalı program yöneticilerin temel ilgisidir. Şu dört tür faktör
öğrenci öğrenmesinde güçlü etkiye sahiptir :
1)Öğrencilerin kendisiyle öğrenmeyi bekledikleri yöntem,
2) Öğretimin kalitesi,
3)Destekçi öğrenme iklimi ve
4)Genişliği, dengesi, eşgüdümü, ilişki ve farklılaşmasına göre tanımlanmış
kalite programı (Currıculum).
ODY’ de yönetici bir dizi farklı grupların koordinatörüdür. Yöneticiler hem
okul konseyine, hem de merkezi büroya karşı sorumludurlar. Daha çok
katılımcı bir okul çevresi, kişisel yeterlik duygusunu güçlendirir. Bu
çevre, yönetici ve öğretmenler tarafından oluşturulur. Benlik yeterliği,
bireyin çevreyle baş edebilme ve onu kontrolü beklentisine atfedilir.
Bireyin çevreyi kontrolü uyum davranışını güçlendirir, yapıcı davranışı ve
performansı arttırır (Balcı, 2001:80).
2.4. EĞİTİMDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ (TKY) ANLAYIŞI
Hızlı üretim ve tüketim sürecine kalite anlayışı damgasını vurmuştur.
Müşteri beklentilerinim sürekli değişmesi örgütler için yenileşmeyi zorunlu
kılmış ve yapısal değişiklikler gündeme gelmeye başlamıştır.
Bütünü tek bir sentezde birleştirme çabası içinde olan pozitivist geleneğin
terk edilmesiyle, yaşam biçimlerinin çeşitliliğini vurgulayan ve birey
merkezli postmodern fikirler kabul görmeye başlamıştır. Verimliliğin
artmasında, örgütü oluşturan bütün insanların iş doyumu ve mutluluğu gibi
manevi değerlerin etkili olduğu anlaşılmış ve insan unsuruna hak ettiği
değeri verilmeden kalitenin arttırılamayacağı anlaşılmıştır.
Toplam Kalite Yönetimi Amerika’da doğmuş, fakat pek kabul görmemiştir. İlk
öncüleri Shewhart, Deming, Juran ve Feigebaum’dur. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Japonlar Deming’in ilkelerini uygulamışlardır. 1950’de Japon Bilim
Adamları ve Mühendisler Birliği tarafından Japonya’ya davet edilen W.
Edwards Deming’in Japonlara kaliteyi öğrettiği kabul edilmektedir (Aguoya,1994).
Bunun anısına 1951’den beri Japonya’da Deming Ödülü verilmektedir. Deming ve
Juran’ın Japonya’da yaptığı çalışmalar ve Deming ilkeleri Japon örgüt
kültürü ve üretilen malların kalitesi üzerine olumlu etkiler yapmıştır
(Özdemir,2000:47).
1980’li yıllardan beri ise tersine bir süreç yaşanmaktadır. Amerikalılar,
Japonlardan Toplam Kalite Yönetimi’ni öğrenmektedirler.Fakat bu arada
Japonlar ise Sıfır Hata Yöntemi’ne geçmektedir. Drucker’in aktardığına göre
Japonlar Deming’i bir halk kahramanı olarak kabul etmekle beraber TKY’den
vazgeçmektedirler. En başarılı uygulamalarında bile hataları en fazla % 10’a
indirebilen TKY bugün Japonya’da yerini Sıfır Hata Yöntemi’ne (SHY)
bırakmaktadır. Drucker’in bir Japon sanayicisinden aktardığı şu görüşler
ilginçtir. “Amerikalıların hepsi şimdi TKY’yi yerleştirme gayretindeler;
bunun tam anlamıyla oturması on yıl alır -burada o kadar sürdü- .Demek ki
Amerika’da oturması 1995’leri bulacaktır. Bu arada biz Sıfır Hata Yöntemi’ni
yerleştirmiş ve sizden on beş yıl öne geçmiş olacağız (Özdemir,2000:47).
TKY anlayışının 2000’li yıllarda Türkiye’de yeni yeni tartışılmaya
başlandığını düşünürsek, katetmemiz gereken daha çok mesafe olduğu
ortadadır. TKY anlayışına geçmeden önce ülke olarak insana değer veren, özne
merkezli insan hak ve özgürlüklerini geliştirici değerleri keşfetmemiz
gerekiyor. Bu doğrultuda AB kriterlerine uygun olarak Anayasa’da hak ve
özgürlükleri kısıtlayan 37 madde başta olmak üzere pek çok konuda değişiklik
yapmamız zorunludur.
TKY’nin eğitimdeki yansımalarına geçmeden önce Deming’in 14 ilkesini kısaca
belirtmekte fayda vardır (Bozkurt,1994):
1. Hizmet ve ürünlerin geliştirilmesi için amaçlarda süreklilik meydana
getirmek .
2. Yeni bir toplam kalite ve sürekli gelişim felsefesi benimsemek.
3. Kaliteyi yakalamak için bütün halinde teftiş bağımlılığına son vermek.
4. Yapılan işi sadece para ile ödüllendirmeye son vermek.
5. Hizmet ve üretim sistemlerini sürekli geliştirmek.
6. Kurumda mesleki eğitim vermek.
7. Liderliği tesis etmek.
8. Korkuyu yenmek.
9. Bölümler arasında engelleri kaldırmak.
10. Slogan ve nasihatleri kaldırmak.
11. İş kotalarını kaldırmak.
12. Çalışanların elde ettikleri başarılarla gurur duymalarını engelleyen
unsurları kaldırmak.
13. Zengin bir eğitim ve kendini yenileme programı kurmak.
14. Değişimi sağlayacak tedbirler almak.
İnsan odaklı bir yönetim olan TKY, insanların , insanlara hizmet verdiği bir
yer olan okullarda öğretmenlere ve öğrencilere büyük değer vermeyi
gerektirir. Öğretmenlerin yönetime karar alma ve uygulama aşamasında aktif
bir şekilde katılmadığı bir anlayışta, mesleki rol algılama düzeyi düşük
olacağından yeterli verim elde edilemeyecektir.
TKY’de ‘insancıl yaklaşım’ ın öncüsü olan Ishikawa da yönetimin liderliğine
büyük önem vermektedir. Bunun için yöneticilerin çalışanlarına geniş yetki
ve sorumluluklar vermesi gerekir. Ishikawa’ya göre insanın mutluluğunu
sağlamak yöneticinin en önemli liderlik görevidir. İnsanının mutluluğunu
sağlayamayan kurumların var olmaya hakları yoktur (Özden,2000:169).
Okulların öğrencileri cezbedememesinin en önemli nedenlerinden birisi de
sonuca kilitlenmiş bir eğitim sisteminin öğrenci üzerinde ‘başarısız olup
gülünç duruma’ düşeceği izlenimini bırakmasıdır. Öğrencilerin çoğu başarısız
olma korkusuyla normal deneyimlerinden bile vazgeçmektedirler. “Nedir, bu
öğrencilerdeki korkunun nedeni?” diye sorulduğunda, insana değer vermeyen
yaklaşımları sık kullandığımız gerçeğiyle karşılaşırız. Okulun yegane
müşterisi olan öğrencilerin memnuniyeti ve ruhsal doyumu herşeyin üstünde
olmalıdır. Okulun varlık nedeni yönetmelikleri uygulamak değildir; bizzat
kurallar insanların rahat hareket edebilmelerini temin etmek için vardır.
Eğitimde TKY toplumdan gelip, tekrar topluma geri dönecek olan öğrencilerin,
yüksek düzeyde memnuniyetleri ve onlara hizmetle mükellef olan öğretmen ve
liderlerin rollerine uygun donanıma sahip olmalarıyla mümkün olacaktır.
2.5.EĞİTİMİN YENİ LİDERLERİ
Dünyanın sandığımızdan daha hızlı küçüldüğü şu günlerde değişime adapte
olmada liderlere büyük görevler düşmektedir. Liderler topluma veya gruba
hedefler çizen ya da belirlenmiş hedeflere insanları motive eden etkisiyle
önemli bir mevkiye sahiptirler. Toplumlar insiyatif ve iradesini etkin bir
şekilde kullanamayan, haksızlıklar karşısında boyun eğen liderlere sahip
olurlarsa geri kalmaya ve başkalarının güdümüne girmeye mahkum olurlar. Bu
bakımdan gelişmeleri takip edemeyen toplumunun ihtiyaçlarını gerçekçi tespit
edemeyen liderler çağın gerisinde kalmaya mahkumdurlar. Liderin en önemli
özelliklerinden birisi de yeniliklere açık olmak ve vizyon sahibi olmaktır.
Ahlaki değerlerin erozyona uğradığı günümüzde ise, bir lider için etik
değerler hepsinden daha önemli gözükmektedir.
Küreselleşme süreciyle birlikte birçok alanda ciddi etik sorunlar yaşanmaya
başlamıştır. İş hayatında, eğitimde, politikada, medyada ve sağlıkta etik
sorunu daha çok tartışılır olmuştur. Siyasal kirlenme, vergi kaçırma ,
rüşvet, işi yavaşlatma ve öğrencilerin değerlendirilmesinde yanlı
davranılması, etik sorunlara ilişkin çarpıcı örnekleri oluşturmaktadır.
Başta okul yöneticisi ve öğretmenin yaşadığı etik baş dönmesi, sonuçta
öğrenci ve toplumun aynı baş dönmesi sorununu yaşamasına yol açmaktadır
(Çelik,2000:89).
Liderler, doğru ilkelerden sapmaları sonucu temsil ettikleri kitleler
nezdinde güven kaybına uğramışlardır. Demokrasinin bütün kurumlarıyla
yerleşmediği ülkemizde şeffaflıktan uzak uygulamalarla liderler denetim dışı
kalmışlardır. Şahsi menfaatini milletin menfaatinden üstün gören ehliyetsiz
kişilerin liderliği ile ülkelerin gelişmesi mümkün değildir. Liderlerin
yetki alanlarına giren tavır ve kararlarının denetime açık olması çağdaş
anlayışın en önemli gereklerindendir.Bilimsel gerçeklerle
örtüşmeyen,verilere dayanmayan liderlik anlayışlarıyla küçük bir işletmenin
dahi yürütülmesi mümkün olmadığına göre, eğitim gibi ciddi bir faaliyetin
gerçekleştirildiği kurumlarda klasik anlayışların değiştirilmesi zaruridir.
Geleneksel anlayışta lider kavramından ziyade yönetici tabiri kullanılır.
Lider ile yönetici arasında ise açık farklar vardır. Lider değişmeyle
ilgilenir, yönetici yapıyı korumaya çalışır. Lider yönlendiricidir, yönetici
idare edicidir. Lider moral otoriteye dayanır, yönetici bürokratik otoriteyi
kullanır. Lider izleyenlere mücadele ruhu aşılar, yönetici mutla azınlığı
korur. Lider vizyon sahibidir, yönetici liste ve bütçe sahibidir. Liderin
paylaşılmış amaca dayalı gücü vardır, yöneticinin ise ödül ve cezaya dayalı
gücü vardır (Çelik,2000:3). Karizmanın bile, insanları özgür düşünceden
alıkoyacağı gerçeğiyle çeliştiği için terk edildiği günümüzde, yöneticilerin
birer lider olma yolunda ciddi adımlar atmaları beklenmektedir.
Başarılı liderlerin sahip oldukları özellikler ve yetenekler nedir, diye
sorulduğunda G.A.Yukl şöyle bir tablo çizer:
Özellikler
Yetenekler
Hırslı ve başarı yönelimli
Duruma uyum sağlama
İddiacı
İşbilikçi
Karar verici
Grubun görevlerine ilişkin bilgi
Diplomatik ve anlayışlı
Kendine güvenen
Zeki
Sosyal çevreye uymada çevik
Kavramsal yetenek
Üretici
Etkileyici konuşma
Örgütleme
Bağlılık
Güçlü etki oluşturma
İkna edebilme
Sosyal beceriler
Enerjik
Stres hoşgörüsü
Sorumluluk üstlenmede gönüllülük
Öğrenme yeteneğini devam ettirebilen liderler, çevresindeki insanların da
öğrenme imkanlarını arttırmaya çalışırlar. Eğitimin yeni liderleri bilgi
çağının gereği olarak sürekli kendini yenileme ihtiyacı hisseder. Değişim
ortamı içinde tehlikeden çok fırsatların yattığını görebilen ve
yanındakileri bu konuda ikna edebilen liderler geleceği şekillendirebilir.
Ancak eski düşünce kalıplarıyla, yeni gerçeklerin doğru şekilde
tanımlanamayacağı bilinmelidir. Bir lider için en önemli etkinlik
yenilikleri takip etmek ve onu yerel özelliklere uyarlayarak
geliştirilmesine katkıda bulunmak olmalıdır. Günümüzde bakanlıktan, okul
idarecilerine kadar müfredatı uygulama endişesi ve müteahhitlik işlemlerini
takip etmenin dışındaki işlere çok az zaman ayrıldığını düşünürsek eğitim
sistemindeki tıkanıklığın nedeni daha iyi anlaşılacaktır. Oysa okul
yöneticisinin asıl işi öğretim sürecine liderlik etmek olmalıdır.
Geleceğin liderlerine ışık tutması bakımından öğretim liderlerinin
özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz (Özden,2000:141):
1. Farklı öğretim yöntemlerinin kullanılmasını teşvik eder.
2. Öğretmenlerin profesyonel gelişimini destekler.
3. Öğretimle ilgili sorunlarda öğretmenler tarafından başvurulan kişidir.
4. Öğretimin içerik ve sunumu konusunda öğretmenlerle fikir alış-verişinde
bulunur.
5. Öğrenci başarısı ve öğretim uygulamaları konularındaki tartışmalara
liderlik eder.
6. Sık sık sınıf gözlemleri yapar.
7. Daha etkili öğrenmeyi sağlamak için okulun ve çevrenin kaynaklarını
harekete geçirir.
8. Okulun varlık gerekçesi hakkında net bir vizyona sahiptir.
9. Öğretmenlerin performansını değerlendirmedeki amacı, onların
öğretmenliğinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
10. Öğrenme ve öğretme ile ilgili konularda öğretmenlerle iletişim
içerisindedir.
11. Öğretmenler tarafından öğretim konusunun tartışılabileceği önemli bir
kişi olarak görülür.
12. Okulda neyin daha önemli olduğunu vurgulamak için sık sık sınıfta ve
koridorda görülür.
13. Öğretmenlere sınıftaki performansları konusunda sık sık dönüt sağlar.
14. Öğrenci başarısını ölçmede ve yorumlamada öğretmenlere yardımcı olur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
EĞİTİMDE YENİ BİR YAKLAŞIM İHTİYACI
“Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime
bağlıdır.”
A.Einstein
3.1. FITRATI ANLAMAYA YÖNELEN EĞİTİM
Danah Zohar , “ Aklı Yeniden Kurmak “ adlı eserinde manevi boyutu ‘en derin
değerlerimiz’ olarak betimlemektedir. Denilebilir ki insan, akıl, kalp, ruh
gibi üç boyutun yan yana ya da üst üste gelmesiyle değil, bunların bir DNA
sarmalı gibi hem iç içe hem de birbirini kuşatıyor olması durumunda “
bütünde insandır.” Eğer bu üç boyut, sarmal olarak benlik bütünlüğünde,
birbiri üzerinde çok farklı ve çelişkili içerikler oluşturmadan
çalışabiliyorsa bu tür insanların “dengeli” , “kendini gerçekleştirmiş”
insan olarak değerlendirilmesi gerekir. Dengeli yetiştirilmemiş insanlarda
bu üç boyuttan birinin yada ikisinin diğerine yada diğerlerine nazaran daha
baskın (dominant) olması, benlik boyutundan “ çarpık insanı” oluşturmaktadır
(Akalın, 2000:13).
Çağın gereklerinin yerine getirilmesinde bilgilenmenin önemini kimse inkar
edemez. Salt bilgiyle donanmak insanın tekamülünde yeterli midir, diye
sormak gerekir. Yasalara ve kurallara rağmen insanların davranışlarında
görülen sapmalar bilmenin ve kural koymanın ötesinde başka desteklere de
ihtiyaç duyulduğunun en büyük göstergesidir. İnsanlarda içsel ahlak giderek
zayıflamaktadır. Din ve inançlardan gelecek desteğin ön yargı ve saptırma
bilgilerle engellenmesi sonucu, kanunların ise uygulanacağı konusunda
kuşkular uyandırması insanları lakaytlığı sevk etmiştir.
Çağımızda bireysel farklılıklara sıklıkla vurgu yapılması dolayısıyla,
eğitimin kendisine yeni hedefler belirlemesi kaçınılmazdır.Öğrenciyi merkeze
alan yöntemlerin ön plana çıkmasıyla bireylerin kişilik gelişimleri üzerinde
daha çok durma fırsatı sağlanacaktır.Ancak ders müfredat programlarının
süratle bu anlayışa uygun hale getirilmesi bu yolda atılan adımlara büyük
destek olacaktır. Gardner’ ın (1983) ortaya attığı “çoklu zeka teorisi “ nin
incelenerek kültürümüze aktarılması, “eğitimde fırsat ve imkan eşitliği”
ilkesiyle bireylere ilgilerini, yeteneklerini ve zekalarını en üst seviyede
geliştirme fırsatı tanıyacaktır.
Her öğrenci bir dahidir; fakat çeşitli aile, okul ve medya etmenleri
çocuklarda ki dahiliği köreltmektedir. Dahilik, bir bireyin sahip olduğu
potansiyeli için bir semboldür ve gelişimin ilk yıllarında bireyin kendi
içinde gizli veya kilitli tuttuğu her şey, bu sembolü temsil etmektedir.
Dolayısıyla, “eğitimciler çocukların potansiyellerini geliştirmelerine
yardım etmelidirler” fikri ile eğitimcilerin, çocukların iç-dahiliklerini
bulmalarına yardım etmeleri ve söz konusu bu iç dahilikleri çeşitli yollarla
katalize ederek bireylerin kişisel doyuma yada kişisel bütünlüğe
erişmelerinde onlara rehberlik etmeleri kastedilmektedir (Saban , 2000 :7).
3.2. DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ VE DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK
Ne acıdır ki, ülkedeki baskıdan ve demokrasi kültürünün yetersizliğinden
bahseden çoğu eğitimci, öğrencilerden kendilerinin tasarlayıp hazırladıkları
sınıf-içi davranış kurallarına baş eğmelerini ve bu kuralları harfiyen
yerine getirmelerini beklerler. Sınıftaki öğrencilerin birer problemli
varlıklar olarak algılayan bir öğretmenin sınıfta uygulayacağı disiplin
yöntemi de böyle bir anlayışı yansıtacak ve dolayısıyla bu sınıfta bu
şekilde davranan öğrenciler bulunacaktır.
Öğrenci doğası hakkında negatif bir tutum sergileyen öğretmen :
1. Daima sınıfın kendi istediğini yapmadığından yakınır; fakat,
öğrencilerden yapmasını istediği şeylerin mantıklı, ulaşılabilir veya onlar
için ilginç olup olmadıklarını kendisine hiçbir zaman sormaz.
2. Sınıfında kontrolü sağlayamadığında, sonucun bir karmaşa olacağına
inanır.
3. Öğrencilere, kendilerinden beklenen bir takım sınıf-içi davranış
kurallarının neler olduğunu ve bu kurallara uymadığı taktirde yaptırımların
neler olacağını çok açık ve net olarak açıklar.
4. İyi bir davranışta bulunan bir öğrencenin daima ödüllendirilmesi ve kötü
bir davranışta bulunan bir öğrencinin mutlaka cezalandırılması gerektiğine
inanır (Saban,2000 :53).
Artık itaat, ceza ve ödüle dayanan geleneksel eğitim anlayışından
kurtulmalıyız. Uzun vadede bunların toplumsal yapımıza zarar verdiği
görülmüştür. Sivil insiyatif kullanamayan, hakkını aramaktan çekinen ve
baskı ve dayatmaları sineye çeken insanlar demokrasiden yoksun bir eğitim
ortamının ürünüdürler. Gerzon (1997) der ki; “demokrasiyi öğretmenin en iyi
yolu, onun sınıfımızda uygulamalı olarak gerçekleştirilmesidir. “Öğretmenin
işbirliği esasına dayanarak öğrencilerin bütün öğrenme süreçlerine aktif
katılımının sağlandığı sınıf ortamı oluşturması önemlidir. Öğrencilerde
düşünceyi ve üreticiliği teşvik edecek yöntemlere ağırlık verilmelidir.
Öğrencilerin sadece cevap vermeleri değil, soru sormaları da sağlanarak
zihinsel aktiviteleri canlı tutulmalıdır.”
Geleceğin dünyası için yetiştirdiğimiz çocukları bugünün kısır çekişmelerine
mahkûm edemeyiz. Haim Jinott ‘ un dediği gibi, “çocuklar donmamış beton
gibidir, üzerlerine ne düşse iz bırakır.” Eğitimde yapacağımız her hata
düzeltilmesi uzun yıllar alacak sosyal problemler olarak karşımıza
çıkacaktır. Eğitimde yeniden yapılanma eğitimin çok yönlülüğünü dikkate
almak zorundadır. Daha etkili bir öğrenmenin gerçekleşmesi, öğretmenlerin
hem yetişme, hem çalışma koşullarının düzenlenmesi, okul yönetiminin
güçlendirilmesi ve okul-toplum bütünleşmesinin sağlanması öncelikle
halledilmelidir.
KAYNAKÇA
Açıkalın , A. Fikri Hür İrfanı Hür Nesiller İçin. Eğitim-Bilim Dergisi.
2000, Sayı:26.
Balcı, A. Etkili Okul Ve Okul Geliştirme. Pegem A Yayıncılık. Ankara, 2000.
Balcı, A.Örgütsel Gelişme: Kuram ve Uygulama. Pegem A Yayıncılık. Ankara,
2000.
Başar, H. Sınıf Yönetimi. Pegem A Yayınları. Ankara, 2001.
Bozdağ, M. Ruhsal Zeka. Bilge Yayınları. İstanbul, 2001.
Bozkurt, R. Kalitenin Esasları Ve Deming’in Ondört İlkesi. Verimlilik
Dergisi, 1994, sayı:4.
Canan, İ. Hangi Medeniyet Kültür Dünya. Yeni Asya Yayınları. İstanbul, 1996.
Capra, F. Yeni Bir Düşünce. İz Yayıncılık. İstanbul, 1996.
Çelik, V. Okul Kültürü Ve Yönetimi.Pegem A Yayıncılık. Ankara, 2001.
Erdoğan, İ. Çağdaş Eğitim Sistemleri. Sistem Yayıncılık. İstanbul, 2000.
Hayes, C.J. Milliyetçilik: Bir Din. İz Yayınları .İstanbul, 1995.
Hesapçıoğlu, M. Öğretim İlke Ve Yöntemleri. Beta Basım. İstanbul, 1994.
Karabaşoğlu, M. Bilimin Öteki Yüzü .Karakalem Yayınları.İstanbul,1997.
Karaçay, Y. Şizofrenik Bir Yolculuk. Zafer Dergisi.İstanbul, Ağustos,2001.
Kaya, Y.K Eğitim Yönetimi Türkiye’de Kuram Ve Uygulama.TODAİE. 1984.
Kılıççı,Y. Okulda Ruh Sağlığı. Anı yayıncılık. Ankara, 2000.
Korkmaz, H. Bilinmeyen Amerika. Gençlik Yayınları. İstanbul, 2000.
Muşta, M.C. Eğitim Sistemimiz Hakkında Acı Gerçekler. Eğitim-Bilim Dergisi.
Mayıs 2001.
Nasr, S.H. İnsan Ve Tabiat. Yeryüzü Yayınları. İstanbul, 1983.
Nursi, B.S. Lemalar.Yeni Asya Neşriyat.İstanbul, 2001.
Özbek, A. İnsanı Tanımanın Önemi.Uluslar arası Sempozyum-4. Sözler Yayınevi.
İstanbul, 1994.
Özdemir, H. Eğitimde Kalitenin Önemi. Eğitim-Bilim Dergisi . Aralık, 2001.
Özdemir, S. Eğitimde Örgütsel Yenileşme. Pegem A Yayınları. Anakara, 2000.
Özden, Y. Öğrenme Ve Öğretme.Pegem A Yayınları. Ankara, 2001.
Özden, Y. Eğitimde Yeni Değerler.Pegem A Yayıncılık. Ankara, 2000.
Sayar, K. Psikiyatri Ve Kültür. İnsan Yayınları. İstanbul, 2000.
Saygılı, S. Beyin Ve Ruh. Türdav. İstanbul, 2001.
Schumacher, E.F. Aklı Karışıklar İçin Klavuz. İz Yayıncılık. İstanbul, 1992
Saban, A. Öğrenme Öğretme Süreci. Nobel Yay. Dağ. Ankara, 2000.
Tekeli, İ. Ve İlkin, S. Küreselleşme Ulus-Devlet Etkileşimi Bağlamında AB
Türkiye İlişkilerinin Yorumlanması.Doğu-Batı Dergisi. Sayı:10. Ankara, 2000.
Walters, J. D. Modern Düşüncenin Krizi. İnsan Yayınları. İstanbul,1995. |
|
|