|
| |
|
Korunmaya Muhtaç Çocukların
Sorunları |
|
|
Zeki KARATAŞ/Sosyal Hizmet
Uzmanı |
|
|
1.Anlamsızlık
Duygusu
Korunmaya muhtaç çocukların kurum bakımına alınma aşamasında toplu yaşama ve
genellikle kışla tipi binalara uyum sağlayabilmesi için ilk yaklaşım tarzı
çok önemlidir. Özellikle soyut düşünmenin gelişmeye başlamadığı 0-12 yaş
dönemi yuva çocuklarının ailelerinden ve sosyal çevrelerinden kopmaları
travma etkisine neden olmaktadır. Başına gelen olayların iç yüzünü anlama
istidadına sahip olmaması nedeniyle suçluluk duygusu yaşamakta ve genellikle
içe kapanmaktadırlar. Ayrılmayı yalnızca terk edilme olarak değil, aynı
zamanda cezalandırma ve sevginin kaybı ile eşdeğerde algılama eğilimi
içindedirler (Erkan;1995,10).
Çocuk soyut düşünmenin gelişmeye başladığı 11-14 yaş döneminde çevresindeki
olayların hakikatini anlamaya çalışmakta ve genellemeler yapmaya
başlamaktadır (Morgan;1988,64). Yuva ya da yurtlarda kalan korunmaya muhtaç
çocuklar, bir şekilde ailelerinden ve yakınlarından ayrılmak zorunda
kalmışlardır. Ayrılma karşısında yaşadıkları travma(incinme) sonucu,
belirsizlik ve olanları anlamlandıramama duygusu altında yoğun bir
umutsuzluk yaşamaktadırlar. Yurtta kalan gençler özellikle kimlik kazanma
aşamasında olmaları nedeniyle; geçmişten gelen hüzünlerden ve gelecek
kaygısından gelen endişelerden dolayı sürekli yaşamdan şikâyet ederler.
Geçmiş yaşantıları ve yakınları ile olan zayıf bağlantıları nedeniyle hayatı
anlamlandırma konusunda güçlük çekerler. Öz aileleri ile birlikte yaşayan
çocuklar her zaman geçmişlerine ilişkin bilgi alma şansına sahiptirler.
Ailelerinden ayrılmış olan çocukların ise çoğu zaman böyle bir olanağı
yoktur. Onların geçmişleri kayıp ya da unutulmuş olabilir. Bilindiği gibi
çocukların geçmişle bağlantılarının kopuk olması halinde, duygusal ve sosyal
gelişimleri daha güç olmaktadır (İl;2000,29).
İnsanın kendisiyle ilk ilişkiye giren, onun bilinçli olan benliğidir. Hem
kendisinin hem de o insanın farkına varan benlik karşısında bulduğu bu
varlığa bir anlam bulmak zorundadır (Ulusoy;2003,118). Benlik kavramı
bireyin zihinsel ve fiziksel özelliklerinin toplamı ve bireyin sahip olduğu
bütün bu özelliklere ilişkin kendini değerlendirmesi olarak tanımlanabilir.
Çocuğun benliği onunla iletişim halinde olan yetişkinlerin sözel yada sözel
olmayan tavırlarıyla oluşmaya başlar. Ancak benlik imgesinin başkalarının
verdiği geribildirimlerden etkilenerek gelişmesi sürecinde birey pasif bir
varlık değildir. Kendi zihinsel kapasitesi ile yaşantılarının zenginliği ve
genişliğine göre bu geribildirimleri alır ve kendine göre yorumlar
(Pişkin;2000,97). Sosyal hizmet kuruluşlarında toplu bakım söz konusu olduğu
için, tek kişi tarafından sağlanan sürekli bir bakım yoktur. Çocuğun özdeşim
sağlayacağı ve model alacağı kişi sayısının çok olması ve çalışma düzeni
gereği derinlemesine ilişki kuracağı yetişkinin olmaması nedeniyle benlik
algılaması düşüktür. Kurumlarda çalışan kişiler çocuklarla yakın ilişki
kursalar bile, anne-babanın bire bir kurduğu duygusal ilişkiye benzememesi
nedeniyle önemsiz kalmaktadır.
Yetişkinlerle kurulan iletişimin yüzeysel olması korunmaya muhtaç çocuklarda
değersizlik duygusu oluşturmakta ve yaşama dair hedefleri
belirsizleşmektedir. Bir insanın hayatının bir hiç olduğunu, gereksiz
olduğunu hissetmesi insanın en temel acısıdır. Bu kabuller insanın yaşamla
tüm bağlarını kopartır. Ruhunu her an taciz içinde bırakır. Tüm yaşama
isteğini yok eder. Hayatı çekilmez kılar. Duygular kararır, ruh acı çeker.
Akıl taciz içinde kalır. Bu duygular dayanılmazdır. İnsan bir dayanak
noktası arar (Ulusoy;2003,134).
Araştırmalar çocuk ve ergenlerin fiziki ve psikolojik özellikler yönünden
kendilerine en çok benzeyen, kendilerine sevgi ve şefkat gösteren modellerle
özdeşleştiklerini göstermiştir. Onlar diğer tutum ve davranışlarında olduğu
gibi ahlaki ve dini tutum ve davranışlar konusunda da en çok özdeşim
kurdukları kimselerden etkilenmektedirler. Bu nedenle çocukların ve
gençlerin hayata hazırlanmalarından sorumlu olan kimselerin her şeyden önce
onlara örnek davranışlar sergilemeleri gerekmektedir (Kılavuz;2002,252).
Çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarında, din görevlileri ve ilahiyat lisans
eğitimi almış öğretmenler de görev yapmaktadırlar. Ancak yeterince model
olamadıkları için çocukların ahlaki ve inanç gelişimleri noktasından
yetersiz kalmaktadırlar.
2. Yalnızlık Duygusu ve Varoluşsal Boşluk
Korunmaya muhtaç çocuklar sık sık boşluk,
anlamsızlık ve yalnızlık duygularından yakınırlar. Boşluk duygusu insana acı
veren ve rahatsızlık uyandıran bir öznel yaşantı olarak tanımlanmaktadır.
Yalnızlık çeken insanlar sıkça boşluk duygusundan sözederler. Amerikalıların
dörtte biri kendini “kronik yalnız” olarak tanımlamaktadırlar. Fransa’da
ise, aynı oranda insan sık sık yalnızlık hissettiğini söylerken, yüzde 54’ü
hayatlarında yalnızlık çektikleri bir dönem olduğunu belirtiyor (Ulusoy;2000,481).
Yalnızlık ve boşluk duygusu modern insanın madde ve teknoloji ile
gideremediği bir durumdur. Özellikle ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalan
çocuklar kendilerini bir yere ait hissedemedikleri için gurbet ve yalnızlık
duyguları kronik bir hal alır.
Yalnızlık “yalnız olma durumu, kimsesizlik” olarak tanımlanmaktadır (TDK
1988). Lapota yalnızlığın üç farklı tipinden söz etmektedir. Bunlardan
birincisi yapayalnızlık (lonesomeness), ikincisi yalnızlık (aloneness) ve
üçüncüsü tekbaşınalık (loneliness)’tır.
Yapayalnızlık beklenmedik bir deneyimdir. Yaşamımızın herhangi bir döneminde
hepimizin başına gelebilecek bir yalnızlık türüdür. Diğerleriyle birlikte
olma arzusuna rağmen onlarla birlikte olamamak bu kapsamda ele alınmaktadır.
Ebeveynin yaşadığı sorunlar nedeniyle onlardan ayrılmak durumunda kalan
çocuklar bu deneyimi yoğun yaşamaktadırlar. Kurum bakımına alınan bu
çocuklar aileden ayrılmayı içsel tepkilerle dile getirmektedir. Alıştığı ve
kendisine tanıdık gelen bir çevreden anlam veremediği olaylar nedeniyle
ayrılmak durumunda kalan çocuk, derin bir boşluk duygusu yaşamakta sosyal
yaşama ilgisiz kalmakta ve içe kapanmaktadır. Çocuk yalnızlıktan ve
yabancılaşmadan ancak sevgi, şefkat ve ait olma duygusu ile kurtulabilir.
İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle değişik gruplara ait olmaya ve
kabul edilmeye ihtiyacı vardır.
Yalnızlık ilişkide olmamayı anlatır. Sözgelimi ressam, üretici bireyler,
yazarlar, kaşifler ya da icat yapanlar kendi bireysel süreçlerini
gerçekleştirmek, bir şeyler üretmek için çevresinde hiç kimseyi istemez ve
onlarla birlikte olmayı tercih etmezler. Bu, bireysel bir seçimdir. Yalnız
olmak üretmek demektir.
Tek
başınalık istenen, ihtiyaç duyulan ve arzu edilen şeylerden bilinçli olarak
ayrı kalmayı ifade eder. Bu tür yalnızlığı bireyler çevresindeki ilişkiler,
ortam, kişiler onları tatmin etmediği ve beklentilerine uymadığı zaman
bilinçli olarak, kendi tercihleriyle seçerler. Bazı durumlarda da
tekbaşınalık seçilmiş ve farkında olunan bir durum değildir. Neden ve niçin
tek başına kalındığı konusunda bir farkındalık yoktur. Francel tekbaşınalığı
başkalarını sevememe, anlaşmada bulunamama olarak tanımlamaktadır (Aktaş ve
Duyan;2002,304).
Yalnızlığın uzun dönemli olumlu işlevleri olduğu kadar olumsuz işlevleri ve
sonuçları da vardır. Burada bireyselliğinden yabancılaşma, kendini reddetme
anlamındaki sağlıksız yalnızlıktan söz edilmektedir. Gerçekte bu durum
yalnızlıktan öte belirsiz ve tahrip edici bir kaygı göstergesidir. Bu bir
tür yalnızlık anksiyetesidir (Aktaş ve Duyan;2002,305). Korunmaya muhtaç
çocuklarda, aileden uzak yaşama, kurumdaki bakıcı ve öğretmenleri ile
derinlemesine iletişim kuramama nedeniyle sürekli bir gerilim duygusu
oluşmaktadır. Kişinin kendini seven birilerine, genel anlamda şefkatli
ilişkilere, günlük hayatta bire bir samimi ilişkilerin olduğu grup
yaşantısına ihtiyacı vardır. Bu yaşantı en sağlıklı bir şekilde toplumun
küçük bir birimi olan aile tarafından karşılanmaktadır. Sığınılacak bir aile
yuvasının olmadığı dönemlerde yalnızlık ve gurbet duygularının oluşturduğu
anksiyete normal kabul edilmelidir.
Kaygı (anksiyete) bozukluğu, süreğen ve açıklanamayan içsel sıkıntı olarak
tanımlanabilir. Kaygılı olan insan sıkıntılıdır, anlamsız bir heyecan çeker.
Kötü bir şey olacakmış sanısına kapılır ve bu duygudan kurtulamaz. Kaygının
sık sık yinelenmesi, anlamsız ve gereksiz zamanlarda ortaya çıkması ve
kişinin olguyla baş edememesi durumlarda psikolojik olarak tedavi edilmesi
gerekmektedir (Tomanbay;2002, 409).
Korunmaya muhtaç çocuklarla çalışırken gözlemlediğim önemli olgulardan bir
tanesi de hüzün veren müzikleri dinlemeyi ve Türk filmi seyretmeyi
sevmeleridir. Geçmiş yaşantılarında yoğun acı yaşamaları ve bu acıyı
çoğunlukla bilinçaltına atmaları nedeniyle gizli bir hüznün sürekli
beraberlerinde olduğu söylenebilir. Bu hüznü anlamlı uğraşlarla yaşama
azmine dönüştürmeyi becerebilenler, akademik ve sosyal yönden daha başarılı
olmaktadırlar.
Psikiyatrist ve yazar olan Dr. Kemal Sayar hüznün bizi iç dünyamızın daha
önce keşfetmediğimiz ayrıntıları ile buluşturacağını savunmaktadır. Yazara
göre hüzün; bir misafir gibi kabul edilmelidir. Misafir size yeni bir dünya
getirir ve size bir şeyler katarak ayrılır. Ayrıca bir psikiyatrist olarak
şunu da vurgular; “Eğer hüzün ve melali tedavi etseydik, bugün herhalde pek
çok edebi şahsiyet olmazdı” (Sayar;2000,41).
Korunmaya muhtaç çocuklar geçmiş yaşantılarında üzücü olaylarla sık
karşılaşmaları nedeniyle zengin bir iç dünyaya sahiptirler. Kişinin iç
dünyasında düşündüğü, söylediği duygu ve düşünceler arasındaki fark, onun
yaşamındaki önemli bir stres kaynağını oluşturur. İç dünyasını, yani gerçek
duygu ve düşüncelerini ifade edebilen birey, iç dünya dış dünya farkı pek
yoktur. Bu nedenle bireyin yaşamında varoluş stresi azdır. Bu bireyin
yaşamında can yalnız değildir (Cüceloğlu;2002,78). Bu çocuklara bakım ve
korunma altında bulundukları kuruluşlarda başta grup sorumluları olmak
üzere, idareci ve sosyal servis elemanları tarafından sağlıklı iletişim
kanalları açılmazsa, marjinal(uçta) gruplarla birlikte antisosyal
davranışlar sergileme olasılıkları daha yüksek olacaktır. Çünkü anlamlı
bulduğu birtakım uğraşları olmayan, bunun sonucunda da varoluşunu yaşamayan
bir insan “boşluk” duygusu yaşar. Varoluşsal boşluk, kendini “can sıkıntısı”
şeklinde dışa vurur. Burada söz konusu olan can sıkıntısı, tatsız yaşantılar
karşısında canın sıkılması değil, ne yapmak istediğini bilmediğinde, anlamlı
bulunan amaçlara yönelmediğinde duyulan can sıkıntısıdır (Dökmen;2002,157).
Çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarının en önemli amacı çocukları hayata ve
sosyal yaşama hazırlamaktır. Her çocuğun geçmiş yaşantısı, kültürel
özellikleri ve psikolojik yapısı farklı olması nedeniyle, çocuklarla
yapılacak faaliyetlerde bu bireysel farklılıkların dikkate alınması
gerekmektedir. Bireyler neden konduğunu bildiği veya kendi koyduğu kurallara
daha çok uyma davranışı gösterirler. İnsanların yaşadıkları yerde söz sahibi
olması ve yönetime katılması demokratik yaşamın da bir gereğidir. Toplu
yaşamın olduğu yuva ve yurtlarda çocukların yönetime katılımlarını,
kendileri için önemli olan konularda karar alabilmelerini sağlayacak
düzenlemeler yapılabilse ait olma duyguları kuvvetlendirilmiş olacaktır.
Kendilerine değer verildiğini ve bir yere ait olduklarına hisseden çocuklar
daha sağlıklı sosyalleşeceklerdir.
3. Duygusal
Yoksunluk ve Yansımaları
Aile ortamında yaşamayan çocukların içsel
boyutta yaşadıkları önemli duygulardan bir tanesi de dış şartlarla
giderilemeyecek olan sevgi açığıdır. Bu durum uzmanlar tarafından “duygusal
yoksunluk” olarak tanımlanmaktadır. Özellikle küçük yaşta ebeveyninden
ayrılmak zorunda kalan bebekler, bu durumu bir dizi davranış bozukluğu ile
dışa yansıtırlar. 0-6 yaş yuva çocuklarında da sıklıkla gözlemlenen yatakta
sallanma, parmak emme, alt ıslatma, nedensiz ağlama gibi davranışlar,
duygusal yoksunluk nedeniyle ortaya çıkan davranışlardır. Bu nedenle sosyal
hizmet uzmanları çok zorunlu olmadıkça 7 yaşına kadar çocukların kurum
bakımına alınmasını doğru bulmamaktadırlar.
Çocuklar daha ilk iki hafta içinde annelerinin sesi, görünüşü ve kokularını
keşfedip onlarla özdeşim kurarlar. İlk altı ay içinde aralarında bir sinyal
sistemi oluşur ve bu sistem karşılıklı gereksinimlere ve doyumlarına cevap
verir. Anneden ayrılma durumunda sistem bozulur ve çocuk kendini güvensiz
hisseder. Ancak altı aylıktan sonraki ayrılıklar daha travmatik olmaktadır.
Yaşamının ilk yılı içinde kurum bakımına alınan ve kurumda uzun yıllar kalan
çocukların uyumsuz ve düşük zeka bölümüne sahip oldukları görülmüştür
(Erkan;1995,9).
Kurum bakımının sınırlılıkları nedeniyle korunmaya muhtaç çocukların aile,
akrabalık ve komşuluk ilişkileri yetersiz olmaktadır. Sosyalleşmeleri sadece
kurum içinde gerçekleşmekte, kendi aralarındaki kapalı gruplaşmalarda da çok
yönlü arkadaşlık ilişkileri oluşturamamaktadırlar. Bu çocuklar kurum
bakımına gelmeden önce çoğunlukla kırsal alandaki ilçe ve köy tipi yerleşim
yerlerinde yaşamaktadırlar.
Yuva ve yurtlar ise genellikle büyük şehirlerde ve il merkezlerinde
bulunmaktadır. Dolayısıyla bu çocuklar sosyal çevreye ve okullarına uyum
sağlamakta zorlanmaktadırlar. Sosyal çevrenin bu çocuklara, yuva ve yurt
çocukları olmaları nedeniyle ön yargı ile bakmaları, çoğu zaman okullarda
dışlanmaları sevgi ihtiyaçlarını daha da arttırmaktadır. Kurum bakımında ise
personelin nitelik ve nicelik olarak yetersiz oluşu, yönetim-personel-çocuk
ilişkilerinin sağlıklı ve dengeli bir zemine oturtulmaması ve çocukların
kendi aralarındaki ilişkilerinin yüzeysel olması kişilik gelişimlerini
olumsuz etkilemektedir.
Duygusal yosunluğun kişide oluşturduğu önemli duygulardan birisi de maddi
doyumsuzluk ve tatminsizlik durumudur. Özellikle korunmaya muhtaç çocuklara
yönelik düzenlenen faaliyetlerde onların mutlu olmaları hedef alınır. Ancak
çocuklar çoğu zaman farkında olmadan anın tadını çıkarmak yerine şikayet
ederler ve yapılanlardan daha fazlasını isteme eğilimi gösterirler. Bu
durum; içsel dünyalarında doyurulmayan sevgi ihtiyaçlarının, maddi dünyada
tatmin etme arayışının başarısızlıkla sonuçlandığının göstergesidir.
1990’lı yıllardan itibaren Kuruluşların ev tipi modellere dönüşü konusunda
çalışma başlatılmış, ancak fiziki yetersizlikler ve kapasitenin yüksek
olması gibi nedenlerle istenilen başarı sağlanamamıştır. Toplu yaşamın ve
resmi kurum çatısı altında olmanın etkisi ile çocuklarda mülkiyet duygusu
yeterince gelişmemektedir. Mülkiyet duyguları yeterince gelişmediği için
bulundukları mekânla ve eşyalarla sağlıklı ilişki kurma konusunda sorunlar
yaşamaktadırlar. Kurumdaki düzene ve kurallara uymama, arkadaşlarının
eşyalarını izinsiz alma, kurum eşyalarına zarar verme davranışları hep
mülkiyet duygusunun yetersizliği sonucu ortaya çıkmaktadır. İnsan kendini
bir yere ait hissetmezse yabancılaşma ve izole olma durumu ortaya
çıkmaktadır.
İnsanlar mükemmel olanı sevme eğilimi içindedirler. Evrene ve insanlara
baktığımızda ise, hep bir yetersizlik ve eksiklik olduğunu gözlemleriz.
Bizimle aynı düzlemde olan insanlar, bütünüyle içsel sevgi ihtiyacımızı
karşılamakta yeterli olamazlar. Bu nedenle insanın bütün ihtiyaç ve
arzularına cevap verecek, kalbindeki sonsuz yaşama isteğini tatmin edecek
aşkın bir güce inanma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Özellikle ebeveyn
sevgisinden yoksun kalmış, örselenmiş ve geleceği konusunda umutsuzluğa
kapılmış korunmaya muhtaç çocukların manevi desteğe duydukları ihtiyaç daha
da fazladır. İnsan potansiyel yetenekleri ve biyo-psikolojik zaafları
nedeniyle, ancak İlahi destek sayesinde mutluluğu yakalayabilir. Çocuk ve
gençlerin dini inanç, ibadet ve dua pratiğini yerine getirmeleri duygusal
boşluk duygularını yenmeleri konusunda destekleyici nitelikte olacaktır.
Ancak çocuklara dini değerler anlatılırken sevgiye dayalı duygusal
mesajların daha etkili sonuçlar vereceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sevgi
yüklü olarak verilen mesajlar onun duygusal boyutunda pozitif yönde etkiler
gerçekleştirecektir Albayrak;2002,323).
KAYNAKÇA
- Aktaş, Aliye M. Ve
Duyan, Veli.(2002) “Kriz Durumları ve Yalnızlık” Deprem ve Sosyal
Hizmetler Sempozyumu(5-7 Ararlık 2001). SHÇEK Yay., Ankara.
- Albayrak, Ahmet.(2002)
“Ergenlerin Dini Gelişiminde Sevgi ve Korku Motifinin Etkinliği”. Gençlik
Din ve Değerler Psikolojisi (Edt.Hayati Hökelekli). Ankara Okulu Yay.,
Ankara.
- Cüceloğlu, Doğan.(2002)
İletişim Donanımları. Remzi Kitabevi. İstanbul.
- Dökmen, Üstün.(2002)
Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak. Sistem Yay., İstanbul.
- Erkan, Gönül.(1995)
Korunmaya Muhtaç Çocuklar: Çocuk Yuvalarında Bir Araştırma. SHÇEK Yay.,
Ankara.
- İl, Sunay.(2000) “Bir
Sosyal Hizmet Uygulaması Olarak Hayat Hikayesi Oluşturma Çalışması” Sosyal
Hizmetler Dergisi. SHÇEK Yay., Ankara.
- Pişkin, Metin.(2000)
“Özsaygı Geliştirme Eğitimi” İlköğretimde Rehberlik (Edt. Yıldız Kuzgun).
Nobel Yay., Ankara.
- Sayar, Kemal.(2000)
Psikiyatri ve Kültür. İnsan Yay. İstanbul.
- Tomanbay, İlhan.(2002)
“Depremde İnsan, İnsanda Deprem” Deprem ve Sosyal Hizmetler Sempozyumu(5-7
Ararlık 2001). SHÇEK Yay., Ankara.
- Ulusoy, Mustafa.(2003)
Aynalar Koridorunda Aşk. Karakalem Yay. İstanbul.
 |
|
|