T.C.

AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI

SOSYAL HİZMETLER VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU (MÜLGA)

R İ Z E  İ L   S O S Y A L   H İ Z M E T L E R  M Ü D Ü R L Ü Ğ Ü

ANA SAYFA SOSYAL HİZMETLER PERSONEL VAKA YÖNETİMİ

FAALİYETLER

PROJELER İLETİŞİM SHÇEK MESLEKİ PAYLAŞIM FOTOĞRAF HABERLER HİZMET STANDARTLARI ESKİ DOSTLAR
KURULUŞLARIMIZ

İL MÜDÜRLÜĞÜMÜZ

 

ÇOCUK YUVAMIZ

 

YETİŞTİRME YURDUMUZ

 

ÖZÜRLÜ BAKIM MERKEZİMİZ

 

AİLE DANIŞMA MERKEZİMİZ

 

BİLGİ AĞI
SOSYAL SERVİS

HİZMETLERİMİZ

EVDE BAKIM YARDIMI

 

ÇOCUK HİZMETLERİ

 

GENÇLİK HİZMETLERİ

 

AİLE TOPLUM KADIN HİZMETLERİ

 

SOSYAL YARDIM HİZMETLERİ

 

YAŞLI BAKIM HİZMETLERİ

 

ÖZÜRLÜ BAKIM HİZMETLERİ

 

EVLAT EDİNME HİZMETLERİ

 

KORUYUCU AİLE HİZMETLERİ

 

ÇALIŞMALARIMIZ

BİR ÇOCUĞA KUCAK AÇ KAMPANYASI

RİZE ENGELLİLER HARİTASI

DİLENCİLİĞİN ÖNLENMESİ

SOKAKTAKİ ÇOCUKLARIN REHABİLİTASYONU

VELİM OLUR MUSUN PROJESİ

AİLE İÇİ ŞİDDETİ ÖNLEME ÇALIŞMASI

GÖNÜLLÜ KURULUŞLAR

ÇOCUKLAR YARARINA KURULAN DERNEKLER
ÇOCUK HAKLARI

 

Korunmaya Muhtaç Çocukların Sorunları

Zeki KARATAŞ/Sosyal Hizmet Uzmanı

1.Anlamsızlık Duygusu
Korunmaya muhtaç çocukların kurum bakımına alınma aşamasında toplu yaşama ve genellikle kışla tipi binalara uyum sağlayabilmesi için ilk yaklaşım tarzı çok önemlidir. Özellikle soyut düşünmenin gelişmeye başlamadığı 0-12 yaş dönemi yuva çocuklarının ailelerinden ve sosyal çevrelerinden kopmaları travma etkisine neden olmaktadır. Başına gelen olayların iç yüzünü anlama istidadına sahip olmaması nedeniyle suçluluk duygusu yaşamakta ve genellikle içe kapanmaktadırlar. Ayrılmayı yalnızca terk edilme olarak değil, aynı zamanda cezalandırma ve sevginin kaybı ile eşdeğerde algılama eğilimi içindedirler (Erkan;1995,10).
Çocuk soyut düşünmenin gelişmeye başladığı 11-14 yaş döneminde çevresindeki olayların hakikatini anlamaya çalışmakta ve genellemeler yapmaya başlamaktadır (Morgan;1988,64). Yuva ya da yurtlarda kalan korunmaya muhtaç çocuklar, bir şekilde ailelerinden ve yakınlarından ayrılmak zorunda kalmışlardır. Ayrılma karşısında yaşadıkları travma(incinme) sonucu, belirsizlik ve olanları anlamlandıramama duygusu altında yoğun bir umutsuzluk yaşamaktadırlar. Yurtta kalan gençler özellikle kimlik kazanma aşamasında olmaları nedeniyle; geçmişten gelen hüzünlerden ve gelecek kaygısından gelen endişelerden dolayı sürekli yaşamdan şikâyet ederler. Geçmiş yaşantıları ve yakınları ile olan zayıf bağlantıları nedeniyle hayatı anlamlandırma konusunda güçlük çekerler. Öz aileleri ile birlikte yaşayan çocuklar her zaman geçmişlerine ilişkin bilgi alma şansına sahiptirler. Ailelerinden ayrılmış olan çocukların ise çoğu zaman böyle bir olanağı yoktur. Onların geçmişleri kayıp ya da unutulmuş olabilir. Bilindiği gibi çocukların geçmişle bağlantılarının kopuk olması halinde, duygusal ve sosyal gelişimleri daha güç olmaktadır (İl;2000,29).
İnsanın kendisiyle ilk ilişkiye giren, onun bilinçli olan benliğidir. Hem kendisinin hem de o insanın farkına varan benlik karşısında bulduğu bu varlığa bir anlam bulmak zorundadır (Ulusoy;2003,118). Benlik kavramı bireyin zihinsel ve fiziksel özelliklerinin toplamı ve bireyin sahip olduğu bütün bu özelliklere ilişkin kendini değerlendirmesi olarak tanımlanabilir. Çocuğun benliği onunla iletişim halinde olan yetişkinlerin sözel yada sözel olmayan tavırlarıyla oluşmaya başlar. Ancak benlik imgesinin başkalarının verdiği geribildirimlerden etkilenerek gelişmesi sürecinde birey pasif bir varlık değildir. Kendi zihinsel kapasitesi ile yaşantılarının zenginliği ve genişliğine göre bu geribildirimleri alır ve kendine göre yorumlar (Pişkin;2000,97). Sosyal hizmet kuruluşlarında toplu bakım söz konusu olduğu için, tek kişi tarafından sağlanan sürekli bir bakım yoktur. Çocuğun özdeşim sağlayacağı ve model alacağı kişi sayısının çok olması ve çalışma düzeni gereği derinlemesine ilişki kuracağı yetişkinin olmaması nedeniyle benlik algılaması düşüktür. Kurumlarda çalışan kişiler çocuklarla yakın ilişki kursalar bile, anne-babanın bire bir kurduğu duygusal ilişkiye benzememesi nedeniyle önemsiz kalmaktadır.
Yetişkinlerle kurulan iletişimin yüzeysel olması korunmaya muhtaç çocuklarda değersizlik duygusu oluşturmakta ve yaşama dair hedefleri belirsizleşmektedir. Bir insanın hayatının bir hiç olduğunu, gereksiz olduğunu hissetmesi insanın en temel acısıdır. Bu kabuller insanın yaşamla tüm bağlarını kopartır. Ruhunu her an taciz içinde bırakır. Tüm yaşama isteğini yok eder. Hayatı çekilmez kılar. Duygular kararır, ruh acı çeker. Akıl taciz içinde kalır. Bu duygular dayanılmazdır. İnsan bir dayanak noktası arar (Ulusoy;2003,134).
Araştırmalar çocuk ve ergenlerin fiziki ve psikolojik özellikler yönünden kendilerine en çok benzeyen, kendilerine sevgi ve şefkat gösteren modellerle özdeşleştiklerini göstermiştir. Onlar diğer tutum ve davranışlarında olduğu gibi ahlaki ve dini tutum ve davranışlar konusunda da en çok özdeşim kurdukları kimselerden etkilenmektedirler. Bu nedenle çocukların ve gençlerin hayata hazırlanmalarından sorumlu olan kimselerin her şeyden önce onlara örnek davranışlar sergilemeleri gerekmektedir (Kılavuz;2002,252). Çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarında, din görevlileri ve ilahiyat lisans eğitimi almış öğretmenler de görev yapmaktadırlar. Ancak yeterince model olamadıkları için çocukların ahlaki ve inanç gelişimleri noktasından yetersiz kalmaktadırlar.

2. Yalnızlık Duygusu ve Varoluşsal Boşluk
Korunmaya muhtaç çocuklar sık sık boşluk, anlamsızlık ve yalnızlık duygularından yakınırlar. Boşluk duygusu insana acı veren ve rahatsızlık uyandıran bir öznel yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Yalnızlık çeken insanlar sıkça boşluk duygusundan sözederler. Amerikalıların dörtte biri kendini “kronik yalnız” olarak tanımlamaktadırlar. Fransa’da ise, aynı oranda insan sık sık yalnızlık hissettiğini söylerken, yüzde 54’ü hayatlarında yalnızlık çektikleri bir dönem olduğunu belirtiyor (Ulusoy;2000,481). Yalnızlık ve boşluk duygusu modern insanın madde ve teknoloji ile gideremediği bir durumdur. Özellikle ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalan çocuklar kendilerini bir yere ait hissedemedikleri için gurbet ve yalnızlık duyguları kronik bir hal alır.
Yalnızlık “yalnız olma durumu, kimsesizlik” olarak tanımlanmaktadır (TDK 1988). Lapota yalnızlığın üç farklı tipinden söz etmektedir. Bunlardan birincisi yapayalnızlık (lonesomeness), ikincisi yalnızlık (aloneness) ve üçüncüsü tekbaşınalık (loneliness)’tır.
Yapayalnızlık beklenmedik bir deneyimdir. Yaşamımızın herhangi bir döneminde hepimizin başına gelebilecek bir yalnızlık türüdür. Diğerleriyle birlikte olma arzusuna rağmen onlarla birlikte olamamak bu kapsamda ele alınmaktadır. Ebeveynin yaşadığı sorunlar nedeniyle onlardan ayrılmak durumunda kalan çocuklar bu deneyimi yoğun yaşamaktadırlar. Kurum bakımına alınan bu çocuklar aileden ayrılmayı içsel tepkilerle dile getirmektedir. Alıştığı ve kendisine tanıdık gelen bir çevreden anlam veremediği olaylar nedeniyle ayrılmak durumunda kalan çocuk, derin bir boşluk duygusu yaşamakta sosyal yaşama ilgisiz kalmakta ve içe kapanmaktadır. Çocuk yalnızlıktan ve yabancılaşmadan ancak sevgi, şefkat ve ait olma duygusu ile kurtulabilir. İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle değişik gruplara ait olmaya ve kabul edilmeye ihtiyacı vardır.
Yalnızlık ilişkide olmamayı anlatır. Sözgelimi ressam, üretici bireyler, yazarlar, kaşifler ya da icat yapanlar kendi bireysel süreçlerini gerçekleştirmek, bir şeyler üretmek için çevresinde hiç kimseyi istemez ve onlarla birlikte olmayı tercih etmezler. Bu, bireysel bir seçimdir. Yalnız olmak üretmek demektir.
Tek başınalık istenen, ihtiyaç duyulan ve arzu edilen şeylerden bilinçli olarak ayrı kalmayı ifade eder. Bu tür yalnızlığı bireyler çevresindeki ilişkiler, ortam, kişiler onları tatmin etmediği ve beklentilerine uymadığı zaman bilinçli olarak, kendi tercihleriyle seçerler. Bazı durumlarda da tekbaşınalık seçilmiş ve farkında olunan bir durum değildir. Neden ve niçin tek başına kalındığı konusunda bir farkındalık yoktur. Francel tekbaşınalığı başkalarını sevememe, anlaşmada bulunamama olarak tanımlamaktadır (Aktaş ve Duyan;2002,304).
Yalnızlığın uzun dönemli olumlu işlevleri olduğu kadar olumsuz işlevleri ve sonuçları da vardır. Burada bireyselliğinden yabancılaşma, kendini reddetme anlamındaki sağlıksız yalnızlıktan söz edilmektedir. Gerçekte bu durum yalnızlıktan öte belirsiz ve tahrip edici bir kaygı göstergesidir. Bu bir tür yalnızlık anksiyetesidir (Aktaş ve Duyan;2002,305). Korunmaya muhtaç çocuklarda, aileden uzak yaşama, kurumdaki bakıcı ve öğretmenleri ile derinlemesine iletişim kuramama nedeniyle sürekli bir gerilim duygusu oluşmaktadır. Kişinin kendini seven birilerine, genel anlamda şefkatli ilişkilere, günlük hayatta bire bir samimi ilişkilerin olduğu grup yaşantısına ihtiyacı vardır. Bu yaşantı en sağlıklı bir şekilde toplumun küçük bir birimi olan aile tarafından karşılanmaktadır. Sığınılacak bir aile yuvasının olmadığı dönemlerde yalnızlık ve gurbet duygularının oluşturduğu anksiyete normal kabul edilmelidir.
Kaygı (anksiyete) bozukluğu, süreğen ve açıklanamayan içsel sıkıntı olarak tanımlanabilir. Kaygılı olan insan sıkıntılıdır, anlamsız bir heyecan çeker. Kötü bir şey olacakmış sanısına kapılır ve bu duygudan kurtulamaz. Kaygının sık sık yinelenmesi, anlamsız ve gereksiz zamanlarda ortaya çıkması ve kişinin olguyla baş edememesi durumlarda psikolojik olarak tedavi edilmesi gerekmektedir (Tomanbay;2002, 409).
Korunmaya muhtaç çocuklarla çalışırken gözlemlediğim önemli olgulardan bir tanesi de hüzün veren müzikleri dinlemeyi ve Türk filmi seyretmeyi sevmeleridir. Geçmiş yaşantılarında yoğun acı yaşamaları ve bu acıyı çoğunlukla bilinçaltına atmaları nedeniyle gizli bir hüznün sürekli beraberlerinde olduğu söylenebilir. Bu hüznü anlamlı uğraşlarla yaşama azmine dönüştürmeyi becerebilenler, akademik ve sosyal yönden daha başarılı olmaktadırlar.
Psikiyatrist ve yazar olan Dr. Kemal Sayar hüznün bizi iç dünyamızın daha önce keşfetmediğimiz ayrıntıları ile buluşturacağını savunmaktadır. Yazara göre hüzün; bir misafir gibi kabul edilmelidir. Misafir size yeni bir dünya getirir ve size bir şeyler katarak ayrılır. Ayrıca bir psikiyatrist olarak şunu da vurgular; “Eğer hüzün ve melali tedavi etseydik, bugün herhalde pek çok edebi şahsiyet olmazdı” (Sayar;2000,41).
Korunmaya muhtaç çocuklar geçmiş yaşantılarında üzücü olaylarla sık karşılaşmaları nedeniyle zengin bir iç dünyaya sahiptirler. Kişinin iç dünyasında düşündüğü, söylediği duygu ve düşünceler arasındaki fark, onun yaşamındaki önemli bir stres kaynağını oluşturur. İç dünyasını, yani gerçek duygu ve düşüncelerini ifade edebilen birey, iç dünya dış dünya farkı pek yoktur. Bu nedenle bireyin yaşamında varoluş stresi azdır. Bu bireyin yaşamında can yalnız değildir (Cüceloğlu;2002,78). Bu çocuklara bakım ve korunma altında bulundukları kuruluşlarda başta grup sorumluları olmak üzere, idareci ve sosyal servis elemanları tarafından sağlıklı iletişim kanalları açılmazsa, marjinal(uçta) gruplarla birlikte antisosyal davranışlar sergileme olasılıkları daha yüksek olacaktır. Çünkü anlamlı bulduğu birtakım uğraşları olmayan, bunun sonucunda da varoluşunu yaşamayan bir insan “boşluk” duygusu yaşar. Varoluşsal boşluk, kendini “can sıkıntısı” şeklinde dışa vurur. Burada söz konusu olan can sıkıntısı, tatsız yaşantılar karşısında canın sıkılması değil, ne yapmak istediğini bilmediğinde, anlamlı bulunan amaçlara yönelmediğinde duyulan can sıkıntısıdır (Dökmen;2002,157). Çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarının en önemli amacı çocukları hayata ve sosyal yaşama hazırlamaktır. Her çocuğun geçmiş yaşantısı, kültürel özellikleri ve psikolojik yapısı farklı olması nedeniyle, çocuklarla yapılacak faaliyetlerde bu bireysel farklılıkların dikkate alınması gerekmektedir. Bireyler neden konduğunu bildiği veya kendi koyduğu kurallara daha çok uyma davranışı gösterirler. İnsanların yaşadıkları yerde söz sahibi olması ve yönetime katılması demokratik yaşamın da bir gereğidir. Toplu yaşamın olduğu yuva ve yurtlarda çocukların yönetime katılımlarını, kendileri için önemli olan konularda karar alabilmelerini sağlayacak düzenlemeler yapılabilse ait olma duyguları kuvvetlendirilmiş olacaktır. Kendilerine değer verildiğini ve bir yere ait olduklarına hisseden çocuklar daha sağlıklı sosyalleşeceklerdir.

3. Duygusal Yoksunluk ve Yansımaları
Aile ortamında yaşamayan çocukların içsel boyutta yaşadıkları önemli duygulardan bir tanesi de dış şartlarla giderilemeyecek olan sevgi açığıdır. Bu durum uzmanlar tarafından “duygusal yoksunluk” olarak tanımlanmaktadır. Özellikle küçük yaşta ebeveyninden ayrılmak zorunda kalan bebekler, bu durumu bir dizi davranış bozukluğu ile dışa yansıtırlar. 0-6 yaş yuva çocuklarında da sıklıkla gözlemlenen yatakta sallanma, parmak emme, alt ıslatma, nedensiz ağlama gibi davranışlar, duygusal yoksunluk nedeniyle ortaya çıkan davranışlardır. Bu nedenle sosyal hizmet uzmanları çok zorunlu olmadıkça 7 yaşına kadar çocukların kurum bakımına alınmasını doğru bulmamaktadırlar.
Çocuklar daha ilk iki hafta içinde annelerinin sesi, görünüşü ve kokularını keşfedip onlarla özdeşim kurarlar. İlk altı ay içinde aralarında bir sinyal sistemi oluşur ve bu sistem karşılıklı gereksinimlere ve doyumlarına cevap verir. Anneden ayrılma durumunda sistem bozulur ve çocuk kendini güvensiz hisseder. Ancak altı aylıktan sonraki ayrılıklar daha travmatik olmaktadır. Yaşamının ilk yılı içinde kurum bakımına alınan ve kurumda uzun yıllar kalan çocukların uyumsuz ve düşük zeka bölümüne sahip oldukları görülmüştür (Erkan;1995,9).
Kurum bakımının sınırlılıkları nedeniyle korunmaya muhtaç çocukların aile, akrabalık ve komşuluk ilişkileri yetersiz olmaktadır. Sosyalleşmeleri sadece kurum içinde gerçekleşmekte, kendi aralarındaki kapalı gruplaşmalarda da çok yönlü arkadaşlık ilişkileri oluşturamamaktadırlar. Bu çocuklar kurum bakımına gelmeden önce çoğunlukla kırsal alandaki ilçe ve köy tipi yerleşim yerlerinde yaşamaktadırlar. Yuva ve yurtlar ise genellikle büyük şehirlerde ve il merkezlerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla bu çocuklar sosyal çevreye ve okullarına uyum sağlamakta zorlanmaktadırlar. Sosyal çevrenin bu çocuklara, yuva ve yurt çocukları olmaları nedeniyle ön yargı ile bakmaları, çoğu zaman okullarda dışlanmaları sevgi ihtiyaçlarını daha da arttırmaktadır. Kurum bakımında ise personelin nitelik ve nicelik olarak yetersiz oluşu, yönetim-personel-çocuk ilişkilerinin sağlıklı ve dengeli bir zemine oturtulmaması ve çocukların kendi aralarındaki ilişkilerinin yüzeysel olması kişilik gelişimlerini olumsuz etkilemektedir.
Duygusal yosunluğun kişide oluşturduğu önemli duygulardan birisi de maddi doyumsuzluk ve tatminsizlik durumudur. Özellikle korunmaya muhtaç çocuklara yönelik düzenlenen faaliyetlerde onların mutlu olmaları hedef alınır. Ancak çocuklar çoğu zaman farkında olmadan anın tadını çıkarmak yerine şikayet ederler ve yapılanlardan daha fazlasını isteme eğilimi gösterirler. Bu durum; içsel dünyalarında doyurulmayan sevgi ihtiyaçlarının, maddi dünyada tatmin etme arayışının başarısızlıkla sonuçlandığının göstergesidir.
1990’lı yıllardan itibaren Kuruluşların ev tipi modellere dönüşü konusunda çalışma başlatılmış, ancak fiziki yetersizlikler ve kapasitenin yüksek olması gibi nedenlerle istenilen başarı sağlanamamıştır. Toplu yaşamın ve resmi kurum çatısı altında olmanın etkisi ile çocuklarda mülkiyet duygusu yeterince gelişmemektedir. Mülkiyet duyguları yeterince gelişmediği için bulundukları mekânla ve eşyalarla sağlıklı ilişki kurma konusunda sorunlar yaşamaktadırlar. Kurumdaki düzene ve kurallara uymama, arkadaşlarının eşyalarını izinsiz alma, kurum eşyalarına zarar verme davranışları hep mülkiyet duygusunun yetersizliği sonucu ortaya çıkmaktadır. İnsan kendini bir yere ait hissetmezse yabancılaşma ve izole olma durumu ortaya çıkmaktadır.
İnsanlar mükemmel olanı sevme eğilimi içindedirler. Evrene ve insanlara baktığımızda ise, hep bir yetersizlik ve eksiklik olduğunu gözlemleriz. Bizimle aynı düzlemde olan insanlar, bütünüyle içsel sevgi ihtiyacımızı karşılamakta yeterli olamazlar. Bu nedenle insanın bütün ihtiyaç ve arzularına cevap verecek, kalbindeki sonsuz yaşama isteğini tatmin edecek aşkın bir güce inanma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Özellikle ebeveyn sevgisinden yoksun kalmış, örselenmiş ve geleceği konusunda umutsuzluğa kapılmış korunmaya muhtaç çocukların manevi desteğe duydukları ihtiyaç daha da fazladır. İnsan potansiyel yetenekleri ve biyo-psikolojik zaafları nedeniyle, ancak İlahi destek sayesinde mutluluğu yakalayabilir. Çocuk ve gençlerin dini inanç, ibadet ve dua pratiğini yerine getirmeleri duygusal boşluk duygularını yenmeleri konusunda destekleyici nitelikte olacaktır. Ancak çocuklara dini değerler anlatılırken sevgiye dayalı duygusal mesajların daha etkili sonuçlar vereceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sevgi yüklü olarak verilen mesajlar onun duygusal boyutunda pozitif yönde etkiler gerçekleştirecektir Albayrak;2002,323).

KAYNAKÇA

  1. Aktaş, Aliye M. Ve Duyan, Veli.(2002) “Kriz Durumları ve Yalnızlık” Deprem ve Sosyal Hizmetler Sempozyumu(5-7 Ararlık 2001). SHÇEK Yay., Ankara.
  2. Albayrak, Ahmet.(2002) “Ergenlerin Dini Gelişiminde Sevgi ve Korku Motifinin Etkinliği”. Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi (Edt.Hayati Hökelekli). Ankara Okulu Yay., Ankara.
  3. Cüceloğlu, Doğan.(2002) İletişim Donanımları. Remzi Kitabevi. İstanbul.
  4. Dökmen, Üstün.(2002) Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak. Sistem Yay., İstanbul.
  5. Erkan, Gönül.(1995) Korunmaya Muhtaç Çocuklar: Çocuk Yuvalarında Bir Araştırma. SHÇEK Yay., Ankara.
  6. İl, Sunay.(2000) “Bir Sosyal Hizmet Uygulaması Olarak Hayat Hikayesi Oluşturma Çalışması” Sosyal Hizmetler Dergisi. SHÇEK Yay., Ankara.
  7. Pişkin, Metin.(2000) “Özsaygı Geliştirme Eğitimi” İlköğretimde Rehberlik (Edt. Yıldız Kuzgun). Nobel Yay., Ankara.
  8. Sayar, Kemal.(2000) Psikiyatri ve Kültür. İnsan Yay. İstanbul.
  9. Tomanbay, İlhan.(2002) “Depremde İnsan, İnsanda Deprem” Deprem ve Sosyal Hizmetler Sempozyumu(5-7 Ararlık 2001). SHÇEK Yay., Ankara.
  10. Ulusoy, Mustafa.(2003) Aynalar Koridorunda Aşk. Karakalem Yay. İstanbul.

Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi mnurigezmis@hotmail.com adresine gönderin.
Telif Hakkı © 2011 Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü
Son değiştirilme tarihi: 25/07/11