|
| “Her gün bir yerden göçmek ne iyi! Her gün bir yere konmak ne güzel! Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş! Ne kadar söz varsa düne ait Dünle beraber gitti cancağızım, Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.” MEVLANA DEĞİŞİMİN SÜREKLİLİĞİ Değişimin bir olay olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir olgu haline geldiği şu günlerde, her canlı organizma gibi insanın uyum çabasını seyretmenin cazibesi sosyologları mest ediyor olsa gerek. “Eskileri farklı gözlerle mi görüyoruz, yoksa dünya gerçekten değişiyor mu?” anlamak oldukça zor olsa da; ‘yeni’nin estirdiği rüzgâr ılık bir meltem gibi düşüncelerimizi yokluyor. Belleğimize gizlediğimiz geçmişimizle bugünleri kritik edemeyişimiz bir ürperti verse de, yüzleşmek zorunda olduğumuz gerçekler sürekli yanı başımızda olmaya devam edecektir. Değişime direnmenin pratik bir yararı olmamakla birlikte, yönünü kendi tayin etme fırsatı bulamayanların, durdukları yerin heyelana maruz kalma riski oldukça yüksektir. Her şeyin eskisi gibi olacağı faraziyesi ve değişimin varlığını kabul etmeme duygusuyla, olumlu atılımlar yapmanın enerjisini tükettiğinin farkına varamayan insan, fırsatları göremeyecektir. Günlük sorunlara takılıp, ayrıntılarda boğulup giderken bütün içerisindeki yerimizi göremeyişimizin, eskiye taassup düzeyindeki bağlılığı sadakat olarak takdim etmemizin oyalanmaktan öteye bir yararı yoktur. Bu nedenle değişim ve yeniden yapılanma sürecinde ilk yapılacak iş; ülke düzeyinde ve dünya çapında değişimi hazırlayan nedenleri anlamaya çalışmak olacaktır. ‘Bilgi toplama süreci’ olarak tanımlayabileceğimiz bu süreçte hedef yetersizlik duygusundan kurtulmaktır. Koşulların olumsuz algılandığı durumlarda sağlıklı kararlar verme olasılığı düşük olacağı için belirsizlik ortamlarının yeni heyecanlara dönüştürülmesi gerekmektedir. Mevcut yapı toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyince, yeni arayışların başlaması normal karşılanmalıdır. Her yeni gün, her insan için yeni bir âleme girme fırsatını kendi içinde barındırır.İnsan ömrü boyunca her an değişime muhatap olabilecek bir yapıda yaratılmıştır. Çocukluktan çıkan insan, ergenlik gibi birçok problemi beraberinde barındıran yeni bir döneme uyum sağlayabiliyor; evliliğe ve sosyal hayata alışabiliyorsa değişime uyum noktasında sağlam referansları var demektir. Gerekli imkan ve fırsat verildiğinde insanlar niçin değişmesin ki? Değişim için ihtiyaç hissetmemize rağmen, mevcut rahatımızdan taviz vermeme uğruna gelecek adına atılması gereken güzel adımları yarınlara erteliyoruz. Türkiye bir taraftan sanayi toplumunun belli aksaklıklarından kurtulamamış olmasına rağmen, diğer taraftan bilgi toplumu için gerekli potansiyeli içinde taşıması yönüyle, yenilik üretme yeteneğini ortaya koyabilirse maddi manevî kalkınma hızını arttırma şansına sahip olabilecek yapıdadır. Değişimi oluşturan güçlerin karşısında direnmek yerine değişime katılmak, hatta önderlik etmek dururken; niçin bu konuda çaba sarf etmeyelim ki? Bilgi toplumunda insanın değeri ve insanlar arası iletişim daha çok değer kazanırken; artık insanın psikolojik ve sosyolojik özellikleri dikkate alınmaksızın kararlar alınmamalıdır. Matsushita 'nın 1988' de ABD' li yöneticilere yönelik söylediği şu sözü oldukça anlamlıdır: "Biz kazandık, siz kaybettiniz; biz kazanacağız ve sizde kaybedeceksiniz. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü başarısızlığınız bir iç hastalıktır. Firmalarınız Taylor'un ilkelerine dayandırılmıştır. Daha beteri kafalarınızda Taylorlaştırılmıştır. Katı bir biçimde inanmaktasınız ki iyi yönetim, yöneticilerin bir tarafta, çalışanların diğer bir tarafta; bir başka anlatımla iyi yönetim; bir tarafta düşünen adamlar, diğer tarafta da yalnızca iş görebilen adamlar anlamına gelmektedir. Sizler için yöneticilik, yönetimin fikirlerini yumuşak bir biçimde çalışanların ellerine ulaştırmak sanatıdır." Bir işletme için geçerli olan bu anlayış toplumu yönetme noktasında da geçerlidir. Artık katı devletçilik anlayışıyla topluma hükmetme zamanı geçmiştir. Yönetici ve yönetilen şeklinde oluşan ikili ve birbirinden kopuk yapı, bilgi toplumunda bir uzlaşma süreci sonrasında sınıf bilincinde zayıflamaya dönüşmektedir. Bu nedenle devlet olarak ulusal ya da uluslararası düzeyde katılımcı demokrasinin gelişmesini kolaylaştıran önlemlerin etkinliğini arttırabilmeliyiz. Kültürel alanda ise değerlerin, davranış biçimlerinin etkileşimi, kültür alışverişi gibi kavramların önündeki engelleri kaldırmalıyız. Herkes inandığı değerleri toplumsal barışı tehdit etmeyecek biçimde rahatlıkla yaşabilmeli. |
|
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi
rizedost@hotmail.com adresine gönderin.
|