|
VEDA EDİYORUM
Bir küçük ses, bir hıçkırık,
Uzanır eller boşluğa,
Sonsuza uçuşan kelebekler gibi,
Mavimsi, sarımtırak, yeşil,
Titreyen dudaklar
Yanaklarda iki damla yaş
“Ne olur, kal, gitme!”
Hoşça kalın, yağmurunda ıslandığım
Merdivenler
Her sabah açıp kapadığım
Pencereler, kapılar,
Mahzun! Yüzlerce minik çehre,
Buğulu bakışlar,
Elvedada saklanan küçücük,
Hüzün dolu gülümseme,
Beni can bilen cananlarım
Boşluğa çaresiz seslenir;
“Ne olur, kal, gitme!”
Ne kadar zormuş gitmek
İster miydim arkamda boynu bükükler
Sevenleri, beni dost edenleri,
Uykusuz gecelerimde
Seherine doyamadığım şafaklar
Nisan yağmurunu andıran göz yaşları
“Ne olur, kal, gitme!”
Ağrı’dan esen yelleri soluduk,
Kara battı ayaklarımız.
Bu sevda bizimdi, bu güzel niyet,
Üşüsek de, üşümesek de,
Kâh tozu soluduk, kâh çamuru.
Bahar geldi kokladık menekşeyi,
Acıyı birlikte yudumladık,
Bir ses, bir damla gözyaşı,
“Ne olur, kal gitme!”
Değişse de isimler, resimler,
Hep siz vardınız karşımda,
Var olacaksınız.
Bulamazdım ben de, herkes gibi
Bir çare,
Anla beni, göz bebeklerimden,
Anla beni küçüğüm,
Emek emek büyüyüp yeşerecek
Umutlar yeniden bir Eylül sabahı,
Bir damla göz yaşı,
“Ne olur, kal, gitme!”
Alın beni bu diyardan,
Götürün dalgalar,
Parçalandığınız yosun kokan
Kıyılarınıza…
Uçuşsun martılar, kırlangıçlar,
Ne olur “gitme, kal!” deme.
Uzanmak istiyorum artık,
Kardan köpüklü dalgalara.
Hasan TANRIVERDİ
|

Abdurrahim ÖZEK-Rize Yetiştirme Yurdu
BİNGÖL ÇOBANLARI
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,
Bu tenha derelerin bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Hergün aynı pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini,
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı,
Her adım uyandırır acı bir hatırayı.
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burada,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam,
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
Suna’mın başka köye gelin gittiği akşam.
Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yaylâ,
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Huylana karışmasın ne şehir ne de çarşı
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,
Madem ki kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun, uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,
Karıştım o gün bu gün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarını.
Kemalettin Kami KAMU
| |